Odak
Libya’da Stratejik Kavşak: Aktörler Neyi Hesaplıyor? Prof. Dr. Nurşin Ateşoğlu Güney  
2019 tarihli Berlin konferansı sonrasında Libya’da taraflar arasındaki jeopolitik yaşam mücadelesi hız kazandı. Hafter’in konferans koşullarını hiçe saydığını ve Ulusal Mutabakat Hükümeti’ne (UMH) karşı askeri saldırı başlatması neticesinde pek çok sivilin hayatını kaybettiğini biliyoruz. Bunun üzerine, Türkiye, Kasım 2019’da UMH ile imzalamış olduğu Güvenlik ve Askeri İşbirliği Mutabakatı gereğince Sarraç Hükümeti’nin davetini kabul etmiş ve Libya ordusuna askeri ve lojistik destek sağlamıştı. Nihayetinde UMH Nisan 2020’de başlatılan Öfke Volkanı Operasyonu’yla Vatiyye Üssü başta olmak üzere Trablus çevresinde Hafter milislerinin işgali altındaki pek çok yeri geri almayı başardı. Trablus bundan sonra Libya’nın geleceği için kurulacak masa öncesinde, 2015 Anlaşması koşullarına dönülmesini yani Hafter kuvvetlerinin Sirte ve Cufra’da işgal ettiği alanları boşaltmasını ön şart olarak kabul ettiğini duyurdu. UMH, aksi takdirde buraları geri almak için askeri bir hareket düzenlemekten çekinmeyeceğini de açıkça ilan etti. Sarraç yönetiminin ciddi askeri hazırlıklar içine girdiğini gören Hafter ve destekçilerinin zaman kazanmak için çeşitli adımlar attığı görüldü. İlk adım, Mısır öncülüğünde-Rusya’nın da desteklediği-Kahire’de ortaya atılan yeni bir barış planıydı. UMH’nin meşru destekçisi olarak Türkiye bu planı hemen reddetti. Ankara, bu planı haklı olarak hem saha gerçeklerine uymadığı için hem de Hafter bundan önceki hiçbir uluslararası barış ve ateşkes anlaşmasına uymadığı için ciddi ve inandırıcı bulmadı.  Bu oyalama taktiğine karşı Türkiye, bir yandan UMH’nin sahadaki tahkimatını kuvvetlendirmesini desteklemeye, diğer yandan çoklu diplomasi girişimlerine hız vermeye, yani “masayı denemeye” devam etti. Bu sırada Hafter’in destekçisi olarak bilinen Rusya’nın Libya’ya bazı hava kuvvetleri unsurlarını tahkim etmesi haber ve görüntüleri ABD Afrika Komutanlığı’nca ifşa edildi.  Bu ifşanın ardından Wagner kuvvetlerinin Libya’da bazı alanlardan çekildiğine yönelik haberler geldi. UMH’nin olası operasyonlarını caydırmaya yönelik ikinci adım, Libya Tobruk Meclisi’nin aldığı karara binaen Mısır’ın Sirte ve Cufra’ya yapılacak bir müdahaleyi kırmızı çizgisi olarak ilan etmesiydi. Sahadaki tüm bu hareketlilik karşısında UMH, Sirte ve Cufra’ya yönelik planlarında bir değişiklik yapmadığını, sürdüregeldiği ciddi askeri yığınak ve hazırlıklarıyla ispatlıyordu. Libya’da stratejik bir kavşağa yaklaştığımız açık. Geçtiğimiz hafta içerisinde Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu bir açıklama yaparak, UMH’nin şu an için bir askerî harekât başlatmama sebebini, Ankara’nın ve Sarraç Hükümeti’nin diplomasi masasına son bir şans vermesiyle izah ederken, bu kavşağın farklı şekillerde geçilebileceğini de hatırlatmış oldu. Libya’nın Oyuncuları Berlin’den sonra UMH’nin sahada ve masada güçlenmesi Akdeniz-Afrika jeopolitiğinde değişim sinyalleri verilmesine yol açtı. Bugün Libya mücadelesi sadece Rusya’nın Akdeniz’de durdurulması ya da güçlenmesi çerçevesinde okunamaz. Bu yüzden Hafter yanlıları, özellikle de bölgede rejim güvenliği sorunu olmayan Rusya, UMH’nin Libya’da güçlenmesinin yol açabileceği değişimlerin kendi çıkarları için ne anlama geleceğini hesaplamaya çalışıyor. Bu hesaplama sürecinde Hafter’in giderek güçsüz hale gelmesi Moskova’nın işini kolaylaştırmıyor. Doğu Akdeniz’deki jeopolitik mücadele bir yönüyle Ankara için hep bir yaşam mücadelesiydi. Ankara 2000’lerde Türkiye’yi Antalya Körfezi ile sınırlı bir deniz alanına mahkûm eden haritayı çeşitli cephelerde aktif, iddialı ve gerektiğinde saldırı unsurlarını da içeren bir güvenlik politikası geliştirerek adım adım durdurmayı hedefledi. Libya’da UMH’nin desteklenmesi bu güvenlik politikasının bir uzantısıdır. Türkiye’nin Akdeniz’de sınırlanmaya karşı çıkışı başarılı oldukça Ankara’nın etkinliğini artırması bölgede fırsatçı temaslarla tutunmaya 2011’den itibaren çalışan, aslında bu anlamda Arap Baharı’nı rehin alan güçlerden biri olan Fransa’yı doğal olarak rahatsız etmiştir. Macron Hükümeti’nin Ankara’yı haksız yere NATO nezdinde şikâyet ettiği, İttifak’ı Ankara karşısında tutum almaya ikna edemeyince de Yunanistan’la beraber AB hattında sıkıştırmaya çalıştığı biliniyor. Macron hükümetinin bu girişimlerinin AB içerisinde görüş ayrılığını körüklediği de bir gerçek, üstelik AB-Türkiye ilişkisinin geldiği nokta Ankara’nın sıkıştırılması için çok yetersiz. Batı İttifakının parçası olan Fransa, bugün için yapabileceklerinin en üst sınırına gelmiş durumda. Muhtemelen Ankara-UMH eksenini caydırmak için tırmandırıcı bir retorik izlemeye devam edecektir ama Paris’in sınırları olduğunu 2011 sonrası Suriye-Libya ekseninde yaşananlar gösteriyor. Bu yüzden Hafter’e destek veren Mısır, Suudi Arabistan ve BAE’nin temel motivasyonlarının nereden geldiğine bakmak gerekiyor. Bilindiği gibi, Hafter’in sahadaki finansörlüğünü BAE ve Suudi Arabistan üstlenmiş görünüyor. Mısır ise, Libya’da Hafter’in desteklenmesi adına topraklarını her türlü silah ve teçhizat transferine açmış durumda. Bu ülkelerin Sarraç Hükümetinin güçlenmesinden duydukları temel kaygı rejim güvenliği. 2011’de başlayan değişim dalgası şiddet, darbe ve iç savaşlarla bastırılmıştı ama rejimlerinin nerede zayıf olduğunu bilen bu ülkeler açısından değişimin bu sefer jeopolitik mücadele ile dönebilecek olması çok korkutucu. Ancak bölgede bu rejimlerinin güvenliğinin temel dayanağının ABD olduğu da unutulmamalı. Bugüne kadar ABD Libya’da Hafter konusunda rengini tam olarak belli etmemiş görünüyor, yine de Sarraç Hükümetiyle yakın geçmişte bir temas kurdu. Amerika’nın Libya’ya yönelik bu ani ilgisinin sebebi ülkede artan Rus askeri varlığı. Ayrıca, Türkiye’nin özelde Libya genelde de Doğu Akdeniz’deki oyun bozucu hamleleri ABD tarafından dikkatle not edildi. ABD, Libya’da Rusya’nın güçlenmesini istemediğinden Ankara’nın Libya’daki son hamlelerine karşı çıkmadı. Ama Doğu Akdeniz’de ABD’nin hamlelerini tek sınırlayan güç Rusya değil, bu nedenle Washington’un Türkiye’nin burada yegâne hâkim güç olmasını tercih etmediği de söylenebilir. Bu bağlamda ABD yönetimi Ankara, UMH ile sahada harekata geçmeden hemen önce, Hafter’i Sirte ve Cufra’dan geri çekilmeye ikna etmek için bir girişimde bulundu. Ancak Batının bölünmüş politikaları ABD’nin de Libya’da istediği sonucu istediği anda elde etmesini engelliyor.  Bu tür bir inisiyatifsizlik Suriye’de Rusya’nın önünü açmıştı. Benzer bir inisiyatifsizlik Libya’da aslında alanı daralabilecekken Moskova’ya alan kazandırabilir. Libya’da Mesele Petrol Değil Egemenlik Bazı uzmanlar kolaycılığa kaçarak Libya’da Kaddafi’nin devrilmesi sonra ülkede süregelen çatışmalar için petrol savaşı teşhisinde bulunmuştu. Ancak, bu tanı Libya’da 2011 sonrası olup bitenleri açıklamada yetersiz. Evet, Libya petrol arzı Dünya petrol piyasası için hala önemli bir girdi. Bu bakımdan, Libya petrolünün nasıl ve kimler tarafından tasarruf edileceği bölge ve Dünya jeopolitiği için önemli bir husus. Ancak, bugün için bundan daha önemli mesele, Libya siyasi geleceğinde hangi ülke(ler) ve yerel grupların hâkim olacağı meselesidir. Zira, gelecekte Libya’da hâkim olacak siyasi güç Trablus Hükümeti’nin deniz yetki alanlarının belirlenmesinde doğrudan etkili olacaktır. Bu da Türkiye’nin halihazırda mücadele verdiği Doğu Akdeniz gaz denklemini yani Doğu Akdeniz jeopolitiğini etkileyecek en önemli hususlardan biri olacak. Çok yakın bir zamanda, diplomatik görüşmelerin mi yoksa sahadaki olası operasyonların mı Libya’da gelinen kavşağın aşılmasında belirleyici olacağı netleşecek. Bu aşamada, Rusya ve ABD Libya’daki gelişmelerin ve Libya üzerinden Türkiye ile pazarlıkların kendi çıkarlarını yakın gelecekte nasıl etkileyeceğini hesaplamaya çalışıyorlar.  Kavşağın nasıl dönüleceğiyle ilgili belirsizlik sürerken açık olan Türkiye’nin Akdeniz jeopolitiğindeki egemenlik haklarını koruyacak şekilde Libya kavşağının dönülmesi için tüm gücünü kullanacağı.
Libya: Büyük Değişimlerin Savaşı Abdulaziz Elwsle  
Libya’nın petrol kaynakları ve Avrupa sahilleri karşısına denk düşen Kuzey Afrika’daki stratejik konumu büyük önem arz ediyor. Libya sahilleri, Avrupa Birliği (AB) üyesi Malta, Libya kıyılarına sadece 1100 kilometre uzaklıkta bulunuyor. Bu Mağrib ülkesi, 2011 yılında Muammer Kaddafi’nin halk devrimiyle devrilmesi sonucunda oluşan siyasi kriz, ülkeyi bölgesel ve uluslararası mücadelelerin sahası haline geldi. Söz konusu bölgesel ve uluslararası mücadele, 10 yıldır süren krizin bu denli uzamasına ve çatışan taraflar arasında bozulmaz bir denge oluşmasına katkı sağlamıştır. Uluslararası güçlerin bütün girişimlerine rağmen Libya’daki durum iyice düğümlenmiştir. Herhangi bir taraf askeri bir başarı elde edemezken, Libya meselesinde aktif olan uluslararası güçlerin bütün pazarlamalarına rağmen üzerinde konsensüs oluşan bir siyasi çözüme de ulaşılamadı. Ankara: Büyük Değişimin Başlangıcı Türkiye ile Libya arasında imzalanan Askeri ve Güvenlik İşbirliği Anlaşması, Libya’daki durumu kısa bir sürede büyük bir değişime uğratmayı başardı. Bu anlaşma, aynı zamanda iki ülke arasındaki deniz sınırlarını da düzenliyordu. Kasım 2019’un sonunda imzalanan anlaşma; güvenlik, askeri eğitim, savunma sanayii, teröre karşı mücadele, düzensiz göç, lojistik, harita, askeri planlama, bilgi ve tecrübe alışverişi ve gerekli durumlarda savunma ve güvenlik işbirliği ofisi kurulması gibi konularda işbirliğini ön görüyordu. Türkiye ile Libya arasında güvenlik ve askeri alanlarında işbirliğini ön gören bu anlaşma, sahadaki ilk meyvelerini 26 Mart’ta vermeye başladı. Libya Ulusal Mütabakat Hükümeti (UMH), bu tarihte Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Mısır ve Suudi Arabistan’ın desteğini alan Halife Hafter’e bağlı kuvvetlerin 14 aydır kuşatma altında tuttuğu başkent Trablus’un tehditten kurtarılmasını hedefleyen “Barış Fırtınası Operasyonu”nu başlattıBarış Fırtınası Operasyonu, Türkiye’nin fiili yardımının başlangıcı olarak nitelenebilir. Operasyon, kısa süre içinde büyük başarı kazanarak Trablus’a oldukça yaklaşan Hafter kuvvetlerini 500 kilometre uzağa itmeyi başardı. Hafter’e bağlı militanlar, bir yıl boyunca Trablus’un çeşitli bölgelerine bini aşkın hava ve füze saldırısı gerçekleştirmişti. Türkiye’nin UMH’ye verdiği destekle art arda gelen başarılar, Libya’daki silahlı çatışmalarda önemli bir değişim meydana getirirken ülkedeki siyasi sürece ve farklı ağırlıklarda olsa dış müdahalede bulunan tarafları da etkilemiştir. İki Dünya Kutbunun Çarpışması Libya’da bu askeri dönüşümler yaşanırken ABD’nin Libya’ya ilişkin sürpriz bir değişim yaşandı. Washington, bir yıl süren sessiz tavrından sonra müttefiki Türkiye’ye Libya’da yeni bir vasat oluşturması için yeşil ışık yaktı. ABD’nin rahatsızlığı, öyle görülüyor ki Rusya’nın Libya’daki etkinliğini artırarak NATO ve AFRICOM gibi ABD ve Avrupa ülkelerinin oluşturduğu uluslararası güçlerin yerini almaya girişmesinden kaynaklandı. Her ne kadar inkâr etse de Rusya’nın Libya’da etkinliğini artırdığına dair deliller ortaya çıkmıştı. ABD’li yazar James Koiley, Rusya’nın bu taktiği Libya’daki savaşı dondurmak amacıyla uygulamıştı. Koiley, The Hill internet sitesinde “Rusya, Libya’daki savaşı dondurmaya çalışıyor” başlıklı makalesinde, Moskova’nın Halife Hafter’e sağladığı desteğin inkâr edilemez olduğunu ve Hafter’in asli müttefiklerinin Libyalılar değil, Rus Wagner şirketi olduğunu ifade ediyordu. Yazara göre Rusya, Libya’da etkinliğini Hafter’den yana artırdığını gösteren delillere rağmen UMH ile de ilişkilerini iyi tutarak, Libya’da etkin bir aktör değil, seyirci rolü oynuyordu. Moskova, bu taktiğin aynısını Azerbaycan, Moldova ve Ukrayna’da da uygulamıştı. ABD ve Avrupa’nın büyük gazeteler, Rusya’nın Libya’yı batı ülkelerinin çıkarlarını tehdit edecek bir üsse dönüştürmeyi amaçladığını ortaya çıkarmak için bir medya kampanyası başlatmıştı. Geçtiğimiz Nisan ayında, Trablus’ta tutuklanan Maksim Shughali ve Samir Saifan adlı Rus casuslarla yürütülen soruşturmalar da bu iddiayı destekliyordu. Diplomatik alanda ise Washington, Rusya’nın Libya’daki emellerine karşı söylemini sertleştirmeye devam ediyor. ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo, yaptığı bir açıklamada, “Libyalılar ve diğer bütün tarafların Rusya ya da başka herhangi bir ülkenin özel hedeflerini gerçekleştirmek için Libya’nın egemenliğine müdahale etmesini engellemek için çabalama zamanı geldi” demişti. Bu açıklama, ABD’nin Rusya’ya Hafter’e verdiği destekten dolayı uyguladığı baskının bir parçasıydı. Öte yandan ABD Kongresi ise Rus vatandaşı Yevgeni Prigocin ve aralarında Wagner şirketi yöneticilerin de olduğu Prigocin ile çalışan bazı kişilerin ABD ve müttefiklerinin güvenliğine tehdit oluşturduğuna dair bir yasa tasarısını kabul etmişti. Karar tasarısının detaylarında, Prigocin’in Wagner şirketini finanse ettiği ve şirketin askeri kısmını yönettiği belirtiliyordu. Ayrıca, Wagner şirketinde Rus ordusuna bağlı emekli ve faal subay ve istihbaratçıların yanı sıra, internet aracılığıyla bazı dış operasyonlar yürüten İRA adlı Rus internet sitesinin elemanlarının da çalıştığı ifade ediliyordu. ABD Kongresi tarafından alınan bu karar, Wagner şirketinin Hafter’e paralı milis desteğinin yanı sıra, topçu bataryaları, tank, insansız uçak ve askeri malzeme desteği sağladığına işaret ediyordu. Destek, Yevgeni Prigocin ile Halife Hafter arasında 7 Kasım 2018’de gerçekleşen görüşme sonrası başlamıştı. Kararda ayrıca, BM tarafından 6 Mayıs 2020’de yayımlanan rapora da dikkat çekilmiştir. Rapora göre, Wagner şirketi tarafından Libya’ya bin 200 paralı militan gönderilmişti. Bu militanların arasında keskin nişancılar ve askeri uzmanlar da yer alıyordu. Böyleye Hafter’in gücü ikiye katlanıyordu. Sonuçta Kongre’nin kararı, Rusya’nın özellikle ABD’nin müttefiki olan başka ülkelerin iç siyasetine etki etmesini ve bu ülkelerde bölünmeleri derinleştirmesini kınamıştı. Tezatları Yönetme Sanatı Bu süreçte Türkiye’nin oynadığı merkezi rol oldukça dikkat çekicidir. Libya sahasına büyük bir güçle giren Türkiye, UMH’nin güçlü bir müttefiki ve ABD’nin Rusya tehlikesine karşı yürüttüğü politikanın uygulayıcısı görüntüsünü veriyor. Ankara, yer yer Moskova ve Washington arasında tıpkı Suriye’de yaptığı gibi bir arabulucu rolü de üstleniyor. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın son açıklamasında bu durum net olarak kendini gösteriyor. Erdoğan, Libya’daki siyasi sürecin işlemesi için Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile bir araya gelmek istediğini dile getirdiği açıklamasında, aynı zamanda ülkesinin Sirte ve Cufra kentlerinin ele geçirilmesi için UMH’ye askeri desteğini sürdüreceğini vurguladı. ABD’nin Türkiye’nin Libya’da oynadığı rolü ve bu rolün Libya’daki dengeleri büyük ölçüde değiştirmesini övgüyle karşılaması ise Türkiye’nin Fransa ve İtalya gibi bölgenin diğer aktörlerini etkisiz kıldığını şüpheye yer bırakmayacak şekilde gösteriyor. Libya’nın komşusu olan Mısır, Kahire girişimi ve diplomatik manevralarla Trablus üzerinde devam eden uluslararası yarışa girmeye çalışmıştı. Ancak Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Suudi Arabistan’ın maceraperestliği yüzünden Kahire girişimi ölü doğarken, Mısır’ın Libya’daki durumunu zayıflatmış ve politikasını değiştirmek zorunda bırakmıştı. Bu girişimin ölü doğması ve Türkiye’nin müdahalesi sonrası Libya’da kazanan taraf Serrac hükümeti olarak gözükürken, Mısır da ekonomik ve güvenlik çıkarlarını korumaya yönelmiştir. Sirte: Kritik Savaş Libya’yı yakından takip eden gözlemciler, çatışmaların Hafter’in kontrolündeki ülkenin doğusuna taşınabileceğine işaret ederken, Sirte ve Cufra operasyonu kritik bir aşama olarak öne çıkıyor. Çünkü Sirte, sahip olduğu stratejik konumla Ecdebiye ve Petrol Hilali’nden güneydoğudaki petrol yataklarına kadar olan bölgenin savunma hattı özelliğini taşıyor. Bu durum Hafter’in Sirte’yi savunmaya büyük önem vereceğini gösteriyor. Konuya dair Reuters haber ajansında yer alan bir habere göre Rusya, Mayıs ayında Suriye’den Libya’nın doğusuna gönderdiği militanların sayısını artırdı. Buna karşılık geçtiğimiz günlerde 50 savaşçısını kaybettiği bir felaket yaşamasına rağmen UMH de, Sirte’ye girme konusunda ısrarını sürdürüyor. Tablo bu haldeyken Wagner militanlarının bölgeye mayın döşediğinin de ortaya çıkmasıyla birlikte, Türk SİHA’larının önemli rol üstleneceği yeni bir çatışmanın yaklaştığı söylenebilir. Libya’da çatışmaların seyrinin değişmesi tabiatıyla siyasi müzakerelerin de seyrini değiştirecektir. Zira, taraflar müzakerelerde ellerini güçlendirmeye çalışmaktadır. UMH, Sirte ve Cufra’yı ele geçirdikten sonra Petrol Hilali’ne doğru ilerleyip ve dengeyi belirleyerek, Hafter’i destekleyin projelerini suya düşüren taraf olarak bunu yapmaya çalışacaktır. Buna karşılık Sirte’de güçlü bir direniş olması savaşın uzamasına, belki de Rusya’nın, Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih’in önerisi üzerinden maksimum çıkar elde etmeyi hedefleyen politikası ile Hafter’e yaracak şekilde donmasına sebep olabilir. Türkiye, petrol kaynaklarının bulunması nedeniyle daha hassas olan Libya’nın doğusundaki bölgelerde askeri çözümden kaçınmak için bu durumu kabule yaklaşabilir. Bu sebeple Türkiye’nin siyasi çözümden bahsetmesi, destekçilerinin gözünde UMH’ye verdiği askeri destekle bir tezat oluşturmuyor. Ancak, Rusya’nın devre dışı bırakılması planı başarılı olursa Halife Hafter’in bu kez sahne dışı kalacağı söylenebilir
Kaostan Düzene Doğru Libya Dr. Nezar Krikish  
Derin bir çukura düşüp dost ve düşmanların etrafında toplandığında, herkesin yaklaşımı belli olur ve herkes niyetine ulaşır. Sabır ve belalardan bahsedilir. İçinde bulunduğun krizden nasıl çıkacağına dair sana kitap ve makaleler yazarlar. Bazıları telaşla “çık.. çık” diye seslenir, bazıları da seni teskin etmek için telkinlerde bulunarak çukurdan çıkman gerektiğini salık verir. Tabii ki bütün bunlar bir fayda sağlamaz. O çukurdan ancak biri sana bir ip atarsa kurtulabilirsin. Çıkman için bütün gücünü kullanman gerekir çünkü sana ip uzatan ne kadar güçlü olursa olsun sen de gücünü ve enerjini kullanmadan o çukurdan çıkamazsın.   Bu mecazi anlatı devrim sonrası Libya’ya müdahale eden yabancı hükümetlerin yaptıklarını anlatıyor. Türkiye ile Libya arasında imzalanan deniz sınırları anlaşması öncesinde Libya’ya ilişkin yapılan bütün anlaşmalar, Libyalılara anlık fırsatlar vermek içindi. Hiç kimse onlara güçlerini kullanabilecekleri bir yardımda bulunarak içine düştükleri çukurdan çıkmaları için sabır göstermemişti. Libya’da devrimin başlamasından ve BM Güvenlik Konseyi (BMGK) tarafından uçuş yasağı konulmasını ön gören 1937 sayılı uluslararası kararın çıkarılmasından bu yana “İç savaşlara dış müdahalelerde Libya tecrübesi” adlı bir tanımdan bahsedilmeye başlanmıştı.   BMGK tarafından alınan kararı uygulama görevi verilen ülkelerin izlediği strateji, adeta bir cerrahi operasyona benziyordu. NATO, bir taraftan Kaddafi’ye ait hava savunma sistemlerini vururken diğer taraftan da devrimcilere istihbarat ve lojistik desteği sağlamıştı. Böylece devrimciler, yabancı bir asker Libya’ya ayak basmadan Kaddafi rejimini yıkmayı başarmıştı.   Bu strateji, Libya’daki devlet kurumlarının yeniden kurulması için yeterli olmamıştı. Geçmişte Irak, Somali ve Afganistan gibi ülkelere yapılan dış müdahalelerde, batı ülkeleri birbirine benzer iç çatışmaların yaşandığı bu ülkelerdeki toplumsal saikleri anlayamamıştı. Bu da, diğer ülkelerden ayrışan bir dış müdahale sonrası Libya devletinin yeniden yapılandırılması sürecini zorlaştırmıştı.   Libya’da, Devrim Geçiş Konseyi bir anayasa teklifi sunmuş ve birçok siyasetçi bu teklifi pazarlamak için batı başkentlerine gitmişti. Bu sebeple devletin yeniden yapılandırılması işi Libyalıların kendisine bırakılmıştı. Avrupalı ülkelerin sunduğu öneriler ise sadece kağıt üzerinde kalmıştı.   Dış müdahaleler konusunda uzman bir araştırmacı olan Cristopher Chavez, ard arda kurulan Libya’daki hükümetlere sunulan bu tekliflerle ilgilenen uzmanlardan olmuştur. Chavez, Libyalıların güvenlik ve askeri kurumlarını nasıl yapılandıramadığını ve aynı zamanda Libya hükümetlerinin aktif bir kurucu vizyon geliştirememesi ve gecikme ile ertelemenin nasıl Libya siyasetinin zehiri olduğu üzerinde durmuştur. Yazar, başarısızlığı açıklamak için bazı sebeplere dikkat çekmiştir. Bu sebepler arasında burada zikrettiğimiz NATO’nun stratejisi ve ülkelerin BMGK kararını yorumlamakta ihtilafa düşmeleri de bulunmaktadır. Zira Çin ve Rusya, NATO stratejisi hava desteğine dayanmasına rağmen bu stratejiyi bir askeri müdahale olarak tanımlamış ve çekingen davranmıştı. Yazarın sunduğu sebeplerden biri de batı ülkelerinin hava operasyonları esnasında anlaşmazlık yaşamalarıdır. Aynı zamanda bu ülkeler, Irak ve Afganistan’daki dış müdahale tecrübelerinden eli boş çıkmıştı ve yeni bir başarısızlığa hazır değildi.   BM, Libya’daki askeri ve güvenlik müesseselerinin yeniden yapılandırılmasına ilişkin öneriler sunmuş ancak NATO’yu göz ardı etmişti. BM’nin Libya’daki savaşçıların eğitimi için sunduğu bütün projeler de başarısız olmuştu. Örneğin, devrimciler arasında bazı çatışmalar çıkınca BM, Libya’daki programını iptal ederek eğitimlerin Ürdün’de devam etmesini kararlaştırmıştı. İngiltere tarafından sunulan teklifler de benzer akıbete uğradı. Ya hiç başlamadan bitti, ya yaşanan sorunlar üzerine yarıda ya da Libya hükümeti tarafından ihmal edildi. BM Eski Libya Özel Temsilcisi Tarık Metri, yayımladığı hatıralarında dünyanın açıkça Libya’yı önemsediğini söylüyor. Rusya’nın Libya Özel Temsilcisi’nin bir BMGK toplantısında ülkesinin Libya müdahalesine olan yaklaşımını açıklığa kavuşturmayı bile önemsemediğini aktarıyor.   2014 yılı ortalarında kendisini Libya’nın askeri ve güvenlik müesseselerini yeniden toparlayacak adam olarak tanıtan Halife Hafter, ülkenin doğusundaki Bingazi’de askeri operasyona başladı. Operasyon Libya’daki resmi kurumların bölünmesiyle sonuçlandı. Merkez Bankası ve Ulusal Petrol Kurumu bölündü. Doğal olarak askeri müessesede de nizami ve gayri nizami olmak üzere bir bölünme yaşandı. İşlerin bu noktaya gelmesi, 2011 yılından beri Libya’yı tamamen ihmal eden uluslararası güçleri, yeni bir model uygulamaya itti. Bu model, iç savaş ve vekalet savaşıydı.   Dünya, meselenin derinliğine inmeden Libya’daki durumu Afrika ve Latin Amerika’daki iç savaş tecrübeleriyle kıyaslamaya başladı. Yanlışlıklar çoğaldı ve ülke 5 yıldır devam eden bir iç savaşa yuvarlandı. Fas’ın Suheyrat kentinde ulaşılan anlaşma ise her ne kadar Libya hükümetine uluslararası meşruiyet veren yeni bir siyasal vasat oluştursa da, savaşı durdurmaya yetmedi.   Vekalet savaşı   Tobruk’taki Temsilciler Meclisi, Suheyrat anlaşmasının sadece kendisine yasama hakkı veren tarafıyla ilgilenirken, aynı anlaşmanın ön gördüğü meşruiyetin Devlet Yüksek Meclisi ve Başkanlık Konseyi’nde olması tarafıyla hiç ilgilenmedi. Anlaşmanın savaşı bitiren bir anlaşma olduğunu ise aklına bile getirmedi. Tobruk’taki Temsilciler Meclisi, aynı zamanda Halife Hafter’in askeri operasyonlarını doğudan güneye doğru yaymasını da destekledi. Hafter’in savaşı “Libya’da vekalet savaşı” kavramının oluşmasında başlangıç olmuştur. (Bu kavram ilk kez Washington Post gazetesinde 24 Ekim 2014 tarihinde yayımlanan bir makalede kullanılmıştır.) Hafter, tamamen Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) sağladığı askeri desteğe dayanarak, ülkenin doğusunda Geçiş Hükümeti ile şiddet tekelini elinde tutan silahlı gruplar gibi taraflar arasında bir meşruiyet krizine sebep olmuştur.   BAE ve Mısır’ın Libya’ya yönelik müdahalesi, Libyalılara adeta zehir içiriyordu. Yalnızca silahlı müdahaleyle yetinmeyen BAE, askeri malzemeler ve askeri müdahalesini pazarladığı medya aracılığıyla kendisine yeni bir altyapı hazırlamaya çalıştı. Söz konusu medya kanalları sürekli olarak Halife Hafter’in görüntülerini ve Hafter için söylenen kahramanlık şarkılarını yayımladı. Hafter bu hamlesinde başarısız oldu. Zira, Trablus’un güneyindeki Giryan kenti ele geçirildiğinde burada bulunan belgelerde Hafter’e bağlı olduğu söylenen birçok grup ve tugayın aslında var olmadığı yazıyordu. Ayrıca bu belgelerde Hafter’e katılanların büyük çoğunluğunun aslında sivil olduğu ve çeşitli rütbelerle askerleri yönettiği ortaya çıkmıştı. Örneğin Hafter tarafından “Tugay” olarak nitelendirilen bir silahlı grupta, yalnızca onlarla ifade edilebilecek kadar savaşçı bulunuyordu. Bazı gruplar ise farklı isimler altında sırf para kazanmak için hem Hafter’e hem de Ulusal Mütabakat Hükümeti’ne (UMH) bağlılık bildiriyordu. Bununla beraber, doğuda bulunan Selefi grupların Hafter’e katılmakla birlikte kendi kararlarını almaya ve ideolojilerini sürdürmeye devam ettiği de ortaya çıkmıştı.   Türkiye-Libya Anlaşması   Halife Hafter’in Trablus’a yönelik saldırısından sonra Türkiye ve Libya arasında anlaşma yapıldı. Bu anlaşma Libya için bir kurtuluş ipiydi. Bu anlaşmadan sonra savaş, şartlarını savaşçılara hissettirmeye başlamış ve Türkiye tarafından planlı askeri eğitimler verilmişti. Ayrıca başarısızlık korkusu da Libyalıları askeri yapılanmaya önem vermeye itmişti. Bundan sonra birçok askeri yetkili ve gözlemci, savaşın artık daha düzenli olduğunu ve Türkiye tarafından Libya’ya sağlanan hava savunması ve SİHA’ların ülkenin batısında Hafter’e bağlı militanların yenilmesinde önemli bir rol oynadığını dile getirmiştir.   Türkiye ile Libya arasındaki bu yardımlaşma, devletin yeniden yapılandırılmasına sağlanan bir destek olarak okunabilir. Bu destek, devlet müesseselerini kuşatan tehlikelere müdahale etme üzerinden devlet müesseselerinde güven inşasını da içermektedir. Türkiye’nin yaptığı, Libyalıların gözünde (en azından batı bölgelerinde yaşayan Libyalılar) 2011 yılından beri batı ülkelerinin endişe ettiği bir işgal değildir. Türkiye’nin yaptığı, çalıştaylarda incelenen bir teklif sunmak değil Trablus’un güneyinde gerçek bir savaşa girişmekti. Sağlanan askeri eğitim desteğinin amacı savaşçılara diploma vermek değildi. Bu eğitimin olmaması halinde ölüm savaşçılara çok daha yakın olacaktı. Güvenlik birimlerinin yeniden yapılandırılmasına ilişkin sarf edilen sözler, boş sözler değildi. Çünkü bu durumda her yerde uyuyan Halife Hafter’e bağlı hücreler, ortaya çıkarak Trablus’a yayılabilirdi.   Türkiye yardım ipini uzattı ve Libyalılar bu ipi sıkı bir biçimde tuttu. Bu, anlaşma ve yardımlaşma nasıl olur sorusuna verilmiş önemli bir örnek olarak kalacaktır. Türkiye’nin ortaya koyduğu bu örnek sadece Trablus ile sınırlı kalmamalı, Libyalıları ilgilendiren diğer mecralara da yayılmalıdır.   Bu mecralar arasında yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgınına karşı mücadele, cehalete karşı mücadele için eğitim ve fakirliği yenmek için ekonomi alanında da sürmelidir. Ancak böyle bu anlaşma yardım ipine dönüşecektir. Siyasi alanda “mazlumun umudu olma” güvenini kazanan Türkiye, bunu Libyalıların güçlerini yeniden toparlaması hususunda da tekrarlayabilir. Bunların her biri bir yardım ipi olursa, sonsuza kadar kurtuluş gelir.
Hafter’in Kirli Oyunu Sona Ermek Üzere Mohamed Eldarsi  
2014 yılının Mayıs ayında Libya ordusundan emekli bir General, ülkenin doğusundaki Bingazi kentine askeri operasyon başlatarak, ülkede askeri bir yönetim ilan etti. Bu girişim, Temmuz 2013’te Meşru Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’yi deviren Mısır ordusunun gerçekleştirdiği darbeden ilham almıştı. Halife Hafter adındaki bu Emekli General, daha önce Bingazi çevresinde yaşayan kabilelerle görüşmüş ve onları Bingazi’nin teröristler tarafından yönetildiğine ikna etmişti. Bunu yaparken özellikle 2013 yılı başından bu yana şehirde gerçekleşen ve İslamcılara karşıt olan aktivistler, ordu mensupları ve gazetecileri hedef alan suikast silsilelerini öne sürmüştü. Ortam, Bingazi’yi güvenlik sorunlarından kurtarmak için uygundu. Halife Hafter, böyle bir ortamda Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) tarafından finanse edilen medya kurumları, insanların duygularını istismar ederek onları İslamcılara düşman etmiş ve İslamcıları terörist olarak niteleyerek savaşı başlatmıştı. Böylece, kanlı darbe planının Bingazi’den başlayarak bütün Doğu Libya’ya yayılması için ortam hazırlanmıştı. Hafter, Bingazi’yi ele geçirmek için yaptığı ilk girişimde, çoğu Kaddafi’nin devrilmesinden sonra kendi işine dönen devrimciler tarafından başarısızlığa uğratıldı. Darbe söylentilerinin başlamasıyla harekete geçen devrimciler, birkaç saat içinde Bingazi’de Hafter’e bağlı 3 karargahı ele geçirerek onu gülünç duruma düşürmüştü. 15 Mayıs 2014 günü Bingazi’deki Hafter’e bağlı hücreler, planlı olarak devrimcilerin evlerini hedef aldı. Bu, Mısır’daki darbe sonrası Sisi’ye bağlı baltacıların stratejisiyle aynıydı. Baltacılar, darbenin ardından muhaliflere ait iş yerleri ve evlere saldırarak yakmıştı. Bingazi’de ise Hafter’e bağlı teröristler, devrimci şehitlerden Kuran hafızı ve Vaiz Şeyh Abdusselam Suayd’ın evine saldırmış, babasını ve 4 kardeşini öldürmüş, evini de yakmıştı. Benzer saldırılar şehirdeki çok sayıda aktivist ve muhalifin evlerine de düzenlendi. Saldırılar yüzünden Hafter’e muhalif olan binlerce insan Mısrate ve Trablus’a sığınmak zorunda kaldı. 58 bini aşkın aile Bingazi’den göç etmek zorunda kaldı. Bu yüzden devrimciler, evlerini ve ailelerini korumak için Bingazi’nin etrafından çekilmek zorunda kalmıştı. Bu noktadan sonra savaş şehir içine taşındı. Şehrin doğu ve güney kısımlarında 4 yıl süren ve Hafter militanlarının BAE ve Mısır’dan hava desteği çatışmalarda 600 devrimci, darbecilere karşı kahramanca direndi. Birleşmiş Milletler (BM) raporlarına göre BAE, Bingazi’deki çatışmalarda 4 yıl boyunca Wing Long ve Air Tractor savaş uçaklarını kullandı. Sonuçta Bingazi Hafter militanlarının kontrolüne geçerken Sağlık Bakanlığı’nın verilerine göre 14 bin kişi çatışmalarda öldü. Bazıları, daha sonra Hafter’e katılan Temsilciler Meclisi’nin meşruiyetinden bahsetse de Hafter’in bir darbeci olduğunu okuyucuya ispat etme gereği duymuyoruz. Zira Hafter, askeri operasyonlara başladığında emekli olmuş eski bir Generaldi. Ayrıca Hafter, Temsilciler Meclisi’nin Eylül 2014’te Tobruk’ta kurulmasından önce aralarında el-Racime ve Beninan üslerinin de bulunduğu bazı üsleri ele geçirmişti. Libya’daki siyasi taraflar, 2017 yılında BM gözetiminde bir siyasi anlaşma için görüşmelere başlamıştı. Bu görüşmeler sonucunda Ulusal Mütabakat Hükümeti (UMH) kurulmuştu. UMH Başkanlığı’na getirilen Faiz es-Serrac, Hafter’e destek veren Temsilciler Meclisi’nin bir üyesiydi. Hafter karşıtı güçler, Avrupa ülkelerinin baskısıyla bunu kabul etmişti. Ancak buna rağmen uluslararası güçler meşru bir siyasi aktör olması için Hafter’e destek vermeye devam etti. Hafter ise bütün bunlardan memnun olmadı. Askeri operasyonlarına devam ederek Derne, Ecdebiye ve Petrol Limanları’nı ele geçirdi. Trablus’a saldırmak için güney bölgelerini de ele geçirerek bu “başarısını” taçlandırdı. Yavaş yavaş ilerleyen Hafter militanları, Libya’nın güneyindeki bütün hava üslerini işgal etti. Bütün bunlar batılı ülkelerin gözlerinin önünde gerçekleşirken bu ülkeler hiçbir kınamada bulunmadı. Adetleri üzere sadece endişe duyduklarını bile dile getirmeyen bu ülkelerin liderleri, hiçbir siyasal vasfı olmayan darbe liderini ağırlamak için adeta birbirleriyle yarıştı. Şüphe yok ki, bize demokrasi telkin etmelerine rağmen Avrupa ülkeleri, bölgede askeri yöneticilerle muhatap olmayı tercih etmektedir. Bununla birlikte 2019 yılının Nisan ayında Libya’nın Gadamis kentinde bütün tarafların katılacağı bir kongre toplanması için hazırlıklar başlamıştı.  Hafter de bu taraflardan biriydi. Ancak Hafter’in bir anda Trablus’a askeri operasyon başlatması, bütün Libyalı tarafları şok etmişti. Batı ülkeleri bu operasyonun en fazla bir haftada bitmesini bekliyordu ama bu kez şoka uğrayan kendileri oldular. Devrimciler bu saldırıyı püskürterek Hafter’e bağlı 120 komutanı esir almayı başardı.   Hafter, Trablus’a yönelik başlattığı bu operasyonda güvenlik yetkilileri, hastaneler ve sivil havaalanlarını hedef alarak kadın ve çocukları soğukkanlılıkla öldürdü. Bu gelişmeler UMH’yi Türkiye hükümeti ile iletişime geçerek yardım talebinde bulunmaya itti. Türkiye hükümeti de UMH’ye destek vermekten geri durmadı. Türkiye, iki taraf arasında imzalanan güvenlik anlaşmasıyla birlikte Rus Wagner şirketi aracılığıyla Afrika’dan paralı militanları Libya’ya getiren ve Mısır, BAE, Ürdün, Fransa ve Rusya’nın desteklediği Hafter’i dizginleme imkanını elde ediyordu.   Türkiye’nin askeri desteğinin ardından dengeyi kendi lehine çeviren UMH, kısa süre içinde Trablus yakınlarındaki Giryan kentini Hafter’den kurtardı. Takip eden 6 aylık süreçte ise UMH kuvvetleri Hafter’e bağlı militanları sadece Trablus’tan püskürtmekle kalmayarak bütün batı bölgelerinden çıkarmayı ve ülkenin orta kesimindeki Sirte kentine ulaşmayı başardı. Hafter’in Savaş Suçları Bu noktada işaret edilmesi gereken temel şey, Hafter’e bağlı kuvvetlerin Trablus’un güneyinden çekilirken işlediği savaş suçlarıdır. Bu militanlar, çekilirken çocuk oyuncakları ve çeşme muslukları dahil her şeye bomba düzeneği yerleştirdi. Ağaçlara, Bahçelere ve Evlere mayınlar döşedi. Tarhuna’nın UMH tarafından ele geçirilmesinin ardından neredeyse her gün yeni toplu mezarlar bulunuyor. Bu mezarlara, Hafter militanları tarafından öldürülen kadın ve çocukların gömüldüğü görülüyor. Bu savaş suçlarından sadece Hafter ve militanları değil, onlara silah ve siyasi destek sağlayarak Libya halkını öldürenler de sorumludur. Bunu söylerken Hafter’in suçlarını örten Avrupa ülkelerinden bahsediyorum. Bu ülkeler Hafter’i BM üzerinden ve verdikleri siyasi destekle aklamak istiyor çünkü halkların iradesi ve seçim sandıkları “Beyaz Adam”ın çıkarlarına uymuyor. Eğer insanın onuruyla yaşadığı bütünlüklü ve bağımsız bir Libya umudu varsa bu umudun gerçekleşmesinin tek yolu Hafter gibilerinin siyasi sahneden silinmesi ve ülkedeki istikrarı akamete uğratarak halka karşı isyancıları destekleyen dış müdahalelerin sona ermesidir. Bu yüzden Libya’nın istikrarı 2013 yılından beri ülkedeki İslami duruma düşman olan siyasi partileri ve fitneyi teşvik eden medya kanallarını destekleyen BAE müdahalelerinin durdurulmasına bağlıdır. Türkiye’nin müdahalesi ise Libya’da dengeyi sağlamak için atılmış bir adımdır. Bu adım tabiatiyle mazlum sivillerin feryadına koşmak için gelmiştir. Tankların sırtında iktidarı gaspetmek isteyen generallere destek için değil.
Sirte Genel Durum Haritası
Sirte Genel Durum Haritası
Libya'da Taktikten Stratejiye Murat Yeşiltaş  
Türk dış politikasının yakın tarihinde Libya'ya benzeyen başka bir vaka yoktur. Aklınızdan Suriye geçtiğini hayal edebiliyorum ancak doğru bir benzetme olmaz. Çatışmanın karakteri, aktörlerin çeşitliği ve coğrafi yakınlık açısından Suriye Libya'dan çok farklı. Bunu ayrı bir tartışma olarak daha sonra ele alabiliriz; isterseniz Libya'ya odaklanalım.Lafı dolandırmaya gerek yok; Türkiye Libya'da askeri gücünü kullanarak masada asla alamayacağı bir başarı elde etti. Yaşananlara sırayla bakmakta fayda var. Nisan 2019'da başlattığı darbe girişimiyle Trablus'un iç mahallelerine kadar dayanan darbeci Hafter, Türkiye Libya'ya müdahale etmemiş olsaydı hem Trablus'u ele geçirmiş olacak hem de UMH'yi ortadan kaldırmış olacaktı. Trablus'un düşmesi beraberinden Türkiye'yi Akdeniz ölçekli jeopolitik rekabette büyük ihtimalle savunmacı bir pozisyonda yalnız başına bırakacaktı.Söz konusu sonucu engellemek için Türkiye iki ayaklı bir strateji izledi. Önce UMH'nin cephede çatışmayı organize etmesini sağlayacak kapsamlı bir askeri strateji ortaya koydu. Böylece cephede sürekli Hafter'e kaybeden UMH güçleri kendi aralarında organize olmayı başararak savunma pozisyonlarını tahkim ettiler. İkinci olarak ise UMH güçlerini Hafter karşısında askeri olarak destekleyerek saldırıya geçmelerine imkan tanıdılar. Nitekim zırhlı araçlardan İHA ve SİHA'lar UMH güçlerine karada hareketlilik ve hız kazandırırken, havada da Hafter karşısında üstünlük kurmaya imkân tanıdı. Askeri yardımın kapsamı sadece bunlarla da sınırlı değildi. Türkiye kendi ateş gücünü de Libya'ya Trablus'u korumak için taşıdı.Söz konusu sürecin sonunda UMH güçleri 2019 Nisan ayından bu yana ilerleyen ve uluslararası desteği arkasından hiç kesilmeyen Hafter'in durdurulabileceği ve geri püskürtülebileceği yönünde daha umutlu olmaya başladı. Nitekim Hafter, önce Trablus'un güneyinde bölgeleri kaybetti, sonrasında ise geri çekilmek zorunda kaldı.Gerek operasyonel güvenliğin sağlanması gerekse de operasyonel tercihlerin artması maksadına matuf bir biçimde Vatiye hava üssünün Hafter'den alınmasıyla birlikte ise Libya'da dengelerin değişeceği tam olarak anlaşılmıştı. Vatiye'nin alınması bir taraftan Trablus'a yönelik operasyon baskısını minimize ederken diğer yandan da Hafter unsurlarına karşı operasyon seçeneklerini çeşitlendirdi. Nitekim Vatiye'nin ele geçirilmesinin ardından önce Terhuna düştü sonra da Sirte'ye yönelik kapsamlı bir harekat başlatıldı. Terhuna'nın düşmesi ve Sirte'nin UMH'nin kontol altına geçecek olması Libya ölçekli çatışma ve rekabetin yeni bir aşamaya geçmesi anlamına geliyor. Öyle ki Hafter'in üzerinde oturduğu ittifak ağı Hafter'in pozisyonunu sorgulamaya başlayarak ateşkes çağrısı yaptılar. Öte yandan UMH güçleri de hedeflerini Trablus'un ve Libya'nın batı sektörünün kontrol edilmesinden ve korunmasında Libya'nın doğu sektörüne yöneltmiş olması durumu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.Buraya kadar olan biten Türkiye'nin siyasi ve askeri stratejisinin hedefine ulaştığını gösteriyor. Diğer bir ifade ile Trablus'u korumak ve UMH'nin ayakta kalmasını sağlamak başarılmış ve Libya çatışmasının zemini UMH lehine değişmiş görünmektedir. Ancak bundan sonra söz konusu kazanımların stratejik bir kazanıma dönüştürülmesi çok daha önemli.Türkiye'nin Libya'daki stratejik hedefleri neler?Peki Türkiye'nin Libya'da stratejik hedefleri tam olarak nedir? Bunlar arasında, Libya'nın bir bütün olarak bir araya getirilerek istikrara kavuşturulması geliyor. Bu başarıldığı taktirde, Türkiye'nin Akdeniz ölçekli önceliklerini daha fazla güvenli hale getirmesi ve Akdeniz'de bölgesel bir oyuncu olarak kendisini kabul ettirmesi mümkün olacak.Bu hedefin gerçekleştirilmesi ise sahada yakalanan başarının diplomatik zeminde sürdürülmesi ile ancak mümkün olacak. Bu nokta birkaç hususun altını çizmek gerekiyor. İlk hususlardan biri, Libya denkleminin Suudi Arabistan-BAE-Mısır eksenli bölge içi siyasi projenin bir uzantı olması. Bu Türkiye'nin manevra alanını önemli ölçüde daraltıyor. Türkiye'nin her üç ülke ile de ikili düzeyde yaşadığı sorunları olduğu gibi bölgesel vizyonlar açısından da önemli farklılıklar söz konusu. Libya'da Türkiye'nin sahip olduğu pozisyon bu üçlü ittifakı daha da çok kızdırmış durumda. Ancak Libya'daki nihai siyasi çözüme ulaşmak için bu ülkelerin bir şekilde sürecin içinde olduğunun bilinmesi gerekiyor. Bunun için söz konusu ülkeleri diplomatik zeminde tutmak çok önemli.Tam da bu noktada Libya meselesinde ağırlığı giderek artan aktörü olan Rusya ile Türkiye arasında Libya'ya yönelik tutum son derece önemli. Rusya, Suriye'de olduğu gibi Libya'da askeri ağırlığını tam olarak kuramamış görünüyor. Öte yandan ABD'nin Rusya'nın Libya hamlesinden giderek daha fazla rahatsız olduğu da bir gerçek. Bu nedenle Rusya'nın askeri ağırlığını daha fazla sahaya yansıtmadan Libya'da siyasi zeminin Türkiye tarafından çok dikkatli bir şekilde sürdürülmesi gerekiyor. Böylece Mısır-Suud-BAE ittifakının harekat kabiliyeti minimize edilmiş olabilir. ABD'nin Libya denklemine doğrudan bir girişi söz konusu olmayacak olsa da Akdeniz ölçekli stratejileri açısından Libya'yı önemli gördüğü de bir gerçek. Bu nedenle Türkiye için stratejik kazanımlarda ABD'nin Rusya karşıtı pozisyonunu sürdürmesi çok önemli.Avrupa denkleminin de stratejik kazanımlar açısından dikkate alınması gerektiği ortada. Bu noktada iki aktörün oyun bozucu rolüne dikkat etmekte fayda var. Biri Fransa diğeri de Yunanistan. Her iki aktör hem Hafter'i doğrudan destekliyor hem de bu meseleyi Avrupa ölçekli bir Türkiye problemine dönüştürmeye çalışıyor. Bu nedenle Avrupa bağlamında İtalya ve Almanya'nın siyasi geçiş süreci bağlamındaki pozisyonları son derece önemlidir.Türkiye'nin Libya stratejisinin en önemli kısmı ise UMH'nin aktörlük pozisyonu güçlendirecek reform adımlarının hızla atılması. Bu başta güvenlik sektörü olmak üzere siyasi geçiş süreci için bir sıçrama tahtasına işlevi görecek ekonomik sorunların hafifletilmesi gerekiyor. Bunun için UMH'nin siyasi, toplumsa ve sosyolojik zeminin güçlendirilmesi hayati derecede önemli.Kaynak: sabah.com.tr/yazarlar/perspektif/murat-yesiltas/2020/06/13/libyada-taktikten-stratejiye
Libya İç Savaşı’nın Anatomisi Furkan Polat  
4 Nisan 2019’da Halife Hafter’e bağlı gruplar, başkent Trablus’u ele geçirmek için geniş çaplı bir operasyon başlattı. Bu saldırıyla birlikte 2011’den beri çeşitli aralıklarla yaşanan iç savaşta yeni bir aşamaya geçildi. Mısır, BAE, Fransa ve Rusya gibi uluslararası aktörlerin kesintisiz askeri ve ekonomik yardımlarıyla yereldeki güç dağılımında ciddi bir avantaj elde eden Hafter liderliğindeki Libya Ulusal Ordusu/Libya Arap Silahlı Kuvvetleri’nin bu hamlesi, savaşın tarafı olan pek çok farklı yerel grubu mevcut ilişkilerini ve pozisyonunu yeniden değerlendirmeye itti. Saldırıların başlamasından kısa süre sonra, kendi aralarında bir takım ihtilaflar bulunan Libya’nın batısındaki silahlı gruplar Ulusal Mutabakat Hükümeti’nin  (UMH) varlığını korumak amacıyla Hafter tehdidi karşısında birleştiler. Söz konusu statükocu ittifak Misrata, Trablus, Zintan, Zaviye, Tacura ve Gıryan gibi batıdaki kentlerden gelen silahlı gruplardan oluşmaktaydı. Öte yandan Hafter liderliğindeki revizyonistler ise LUO’nun çekirdek kadrosunu oluşturan ve üyelerinin çoğunu doğudaki kentlerden temin eden grupların yanı sıra devrim sonrası Libya’daki güç kaynaklarından mahrum edilen Tarhuna, Zintan, Beni Velid, Sabrata, Tici, Surman gibi çeşitli kentleri temsil eden gruplardan oluşmaktaydı.Bu iki ittifakın oluşum serüvenini ve mevcut çatışmayı anlamlandırmak 17 Şubat devrimi sonrasında Libya’nın karşı karşıya yapısal değişimi ve bu değişimin aktörler arasında yol açtığı güç mücadelesini irdelemekten geçmektedir. Bu bağlamda şu üç soruyu cevaplandırmak oldukça önemlidir; 17 Şubat devrim ne tür bir yapısal değişim meydana getirdi? Bu değişimin ortaya çıkardığı temel problemler nelerdi? Libyalı aktörler bu problemlerle mücadelede nasıl bir strateji izledi?Kaddafi Rejiminin Çöküşü ve Yeni Yapısal ŞartlarArap Baharı’nın yaşandığı Tunus ve Mısır’dan farklı olarak Kaddafi rejiminin çöküşü, tüm devlet mekanizmasının yok oluşunu beraberinde getirdi. Bu duruma yol açan iki temel faktörden bahsedilebilir. Birincisi, Kaddafi’nin kırk iki yıllık iktidarı döneminde rejimin kontrolündeki halk komiteleri üzerinden Libya toplumunu böl-yönet politikasıyla idare etmesi ve olası bir darbe korkusuyla orduyu zayıf tutarak rejime sadık güçlü güvenlik birimleri oluşturmasıydı. İkincisi ise 17 Şubat devriminin kısa süre içerisinde bir silahlı mücadeleye dönüşmesi ve bu mücadelenin birbirinden bağımsız hareket eden gruplar üzerinden yürütülmesiydi. Bu iki faktör bir arada düşünüldüğünde, devrimle birlikte hâlihazırda zayıf temeller üzerine inşa edilmiş devlet kurumları büyük bir yıkım yaşamakla kalmadı aynı zamanda askeri kapasite açısından birbirine denk sayısız silahlı grup ortaya çıktı. Devrim sonrası sadece başkent Trablus’ta devrimi sahiplenen ve dolayısıyla kendini imtiyazlı gören yetmişe yakın milis güç bulunmaktaydı. Bu durum diğer başarısız devletlerde olduğu gibi Libyalı aktörleri de anarşi problemiyle yüzleşmek zorunda bıraktı.İyi-kötü işleyen bir hiyerarşik düzenden anarşiye geçiş aktörlerin davranışlarını etkileyen bir dizi ilave unsur meydana getirmektedir. Yeni yapıda bireylerin veya grupların güvenliğini sağlayacak bir üst otoritenin olmayışı bu en temel ihtiyacın bizatihi aktörlerin kendileri tarafından temin edilmesini zaruri kılmaktadır. Her grubun belirli ölçüde askeri kapasiteye sahip olduğu ve muhtemel rakiplerin bu kapasiteyi hangi niyetlerle kullanacağına dair belirsizliklerin var olduğu bir ortamda üç tür davranış kalıbı ortaya çıkar; korku, kendi kendine yardım ve güç mücadelesi. Sistemdeki tüm aktörlerin belirli ölçüde saldırgan askeri kapasiteye sahip olması diğerlerini bir korkuya, kendi güvenliklerini sağlama noktasında adımlar atmaya ve kıt kaynaklar üzerinde kıyasıya bir mücadeleye itmektedir. Bir Libyalının da ifade ettiği gibi, Kaddafi’yi öldüren ve rejimi yıkan kurşun, son kurşun zannedilse de bu sadece ilk kurşundu (Wehrey, The Burning Shores, s.64.). Artık yerel silahlı grupların gündeminde yeni devlet kurumlarının inşasını yönetmek ve rakiplerine nazaran Libya kaynaklarından daha fazla faydalanmak vardı.Devrim Kardeşliğinden Çatışan Çıkarlara: Yerel Aktörler Arasındaki Güç MücadelesiDevrim sonrası yereldeki güç mücadelesini kabaca üç döneme ayırmak mümkündür. Birincisi, devrimin hemen ardından başlayan ve 2014’te ülkenin genelinde çatışmaların baş gösterdiği dönemdir. Bu dönemde Ulusal Geçiş Konseyi (UGK) bünyesindeki geçici hükümetlerin oluşturduğu bakanlıklar üzerinden güç devşirmek mücadelenin odak noktasında yer alıyordu. Kasım 2011’de kurulan Abdurrahim el-Kib hükümeti döneminde Zintanlı Usame Cuveyli Savunma Bakanlığı ile Misratalı Fevzi Abdulali İçişleri Bakanlığı görevine getirildi. Bu isimler temsil ettikleri kentlerdeki silahlı grupların güçlenmesi için askeri ve ekonomik yardımlarda bulunarak geçiş sürecini kontrol etmeye çalıştılar. Özellikle Yüksek Askeri Komite (YAK) ve Libya Zırhlı Birlikleri (LZB) gibi silahlı grupların yeni güvenlik birimlerine entegrasyonunu sağlamak amacıyla oluşturulan kurumlar üzerinden Trabluslu ve Misratalı milisler başkentteki mücadelede ciddi bir avantaj elde etmişlerdi.Temmuz 2012 seçimlerinin arından kurulan Milli Genel Kongre (MGK) hükümetleri boyunca bu avantajlı pozisyon Misratalı milisler lehine tahkim edildi. Mayıs 2013’te Siyasetten Men Kanunu’nun meclisten geçirilmesiyle birlikte Zintanlı gruplar güç mücadelesinde ciddi bir zemin kaybı yaşarken, Trabluslu milislerin kaderi de artık Misrata’nın elindeydi. Bu hamleye cevap olarak Trabluslu milisler, başkent dışından gelen grupların şehri terk etmesi için sivillerin yer aldığı bir dizi gösterilerde bulundu. Gösterilere Misratalı grupların silahlı müdahalede bulunmasının ardından yaşanan kısa süreli kaos bu grupların başkentten çekilmesiyle sonlandı. Ortaya çıkan bu güç boşluğu değerlendiren Zintanlı gruplar yeniden devlet kurumları ve siyaset üzerinde bir baskı oluşturmaya başladı.Batı Libya’da bunlar yaşanırken doğuda ise devrimin sürecinin öncüleri arasında yer alan Federalistler ile İslamcı gruplar arasında ciddi bir rekabet yaşanmaktaydı. Mart 2012’de federalizm yanlılarının Sirenayka Ulusal Konseyi’nin kuruluşunu ilan etmesine başkentten ciddi bir tepki geldi. Federalistlerin bu girişimi karşısında dengeleyici bir hamle olarak bölgedeki İslamcı gruplar LBZ çatısı altında askeri ve ekonomik yardımlarla güçlendirildi. Bu durum gerek Federalistlerin gerekse başta Halife Hafter ve Wanis Bu Hamade gibi eski ordu mensuplarını tepkisine yol açtı. 2014 yılında MGK içerisindeki tartışmaları ve geçiş sürecindeki başarısızlıkları bahane eden Hafter, doğudaki söz konusu memnuniyetsizliklerden faydalanarak Federalistleri ve eski ordu mensuplarını etrafında topladı. Mayıs 2014’e gelindiğinde Hafter “Onur Operasyonu” adı altında Bingazi’deki İslamcı gruplara yönelik operasyon başlatıldığını ilan etti. Bu saldırı batıdaki Zintanlı gruplardan destek görürken Trabluslu ve Misratalı gruplar ise Libya Şafağı koalisyonu altında bir araya geldiler. Temmuz 2014’te Trablus’ta yaşanan çatışmalar Ağustos ayında Libya Şafağı güçlerinin Zintanlı grupları başkentten çıkarmasıyla son bulurken ülkenin doğusundaki çatışmalar ise yaklaşık dört yıla yayılan uzun süreli bir mücadeleye dönüştü.Çıkar Çatışmaların Şekillendirdiği Kırılgan İttifaklarZintanlı grupların başkentten çıkarılmasının ardından güç mücadelesinin ikinci dönemi başladı. Bu dönemin odağında Aralık 2015’de Fas’ın Süheyrat kentinde krizin tarafları arasında imzalanan Libya Siyasi Anlaşması ve bu anlaşma kapsamında kurulan Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) yer alıyordu. Mücadelenin tarafları ise Libya Şafağı koalisyonunu oluşturan Trabluslu ve Misratalı milislerdi. Her iki kentin silahlı güçleri MGK çatısı altındaki Ömer el-Hassi ve Halife Guveyl hükümetleri tarafından çeşitli bakanlıkların ve devlet kurumlarının kontrolü verilerek ödüllendirildiler. Ancak Süheyrat anlaşması sonrası MGK’daki hükümetlerin lağvedilmesi ve UMH’nin kurulması kartların yeniden karılması anlamına geliyordu. Mevcut hükümetin ve onunla organik bağları bulunan Misratalı milislerin UMH’ye karşı çıkması yeni dönemde Trabluslu milislere başkenti domine etme konusunda eşsiz bir fırsat sağladı. UMH’yle yapılan görüşmeler neticesinde Başkanlık Konseyi’nin güvenli bir şekilde başkente gelip görevine başlamasını sağlayan Trabluslu milisler, eski hükümeti destekleyen gruplarla yani eski müttefikleriyle silahlı mücadeleye giriştiler. Yaklaşık iki yıl boyunca aralıklarla yaşanan çatışmalar sonucunda Misratalı grupların bir kısmı başkentten geri çekilmek zorunda kalırken bazıları ise Trabluslu grupların üstünlüğünü kabul etmek zorunda kaldı.Ülkenin batısında bunlar yaşanırken doğuda ise Hafter liderliğindeki Onu Operasyonu Mısır, BAE ve Fransa’nın askeri ve ekonomik yardımlarıyla Bingazi’deki İslamcı grupları saf dışı bırakarak kentin kontrolünü ele geçirdi. Ardından ülkenin en önemli petrol tesislerinin bulunduğu Sirte körfezine yönelerek Ras Lanuf ve es-Sidr gibi stratejik bölgeleri hakimiyeti altına aldı. Bu süre zarfında Hafter’e karşı kaybeden gruplar bir araya gelerek dengeleyici bir koalisyon oluşturmaya çalışsalar da bu grupların hava kuvvetleri desteğinden mahrum olması ciddi bir direnç oluşturmalarını engelledi. 2018 yılına gelindiğinde Hafter açısından ülkenin doğusundaki mücadele başarıyla sonuçlanmış ve artık mevcut hakimiyet alanları batıya doğru genişletmek için uygun bir zemin oluşmuştu. İlk etapta ülkenin güneyindeki kentlere yönelen Hafter’in bu bölgedeki grupların onun üstünlüğünü kabul etmesiyle kısa sürede başkent Trablus’un güneyine kadar gelmesi iç savaşın üçüncü dönemini başlatacak şartları oluşturdu.Müşterek Tehdidin Birleştirici Gücü4 Nisan 2019’da başlayan üçüncü dönem güç ilişkilerinin yeniden hesaplandığı ve bu hesaplar çerçevesinde çeşitli grupların mevcut pozisyonlarında değişime gittiği önemli bir kırılmadır. Saldırı öncesinde Hafter, kimi grupların onun liderliğinde otoriter bir rejim kurma hayaliyle, kimilerinin 2011 devrimi sonrasında kaybettiği pozisyonu geri elde etme hevesiyle, kimilerinin ise ekonomik kazanç ve askeri kapasite devşirme arzusuyla hareket ettiği revizyonist bir ittifak kurdu. Elbette bu oluşumun yapısal bir takım sonuçları olacaktı. Söz konusu saldırganlık Nisan 2019’a kadar Hafter yayılmacılığını engelleme maliyetini doğudaki aktörlere paslayan ve kendi aralarındaki mücadeleye odaklanan aktörleri müşterek tehdit karşısında bir araya gelmeye ve sorumluluk almaya zorladı. 2014’te Zintanlı gruplara karşı kurulan Libya Şafağı koalisyonunda olduğu gibi Misratalı ve Trabluslu milisler bir araya gelerek Öfke Volkanı koalisyonu çatısı altında Hafter’e karşı ciddi bir direniş sergilemeye başladı.Sonuç olarak, devrim sonrası Libya’da yapısal faktörlerin etkisiyle yerel aktörlerin amansız bir güç mücadelesine giriştiği ve güç dağılımın aktörlerin pozisyonlarını belirlediği bir süreç yaşanmaktadır. Bu sürecin aktörlerin kimliklerinden, Libya’nın tarihinden ve toplumsal yapısından bağımsız geliştiğinin altını çizmek gerekir. Bir Kaddafi’den kurtulup yüzlerce Kaddafiyle yüzleşmek zorunda kalan bir toplumda barış ve istikrarın tesis edilmesi özellikle güvenlik sektöründe hiyerarşik bir düzenin inşa edilmesinden geçmektedir. Bunun için çeşitli aktörlerin varlığını tanıyan ve anarşinin devamlılığına katkı sağlayan “siyasi anlaşmalar” çözüm olmaktan ziyade yeni çatışma alanları sunacaklardır. Libya gibi başarısız devletlerde modern devlet inşası ancak bir aktörün güç kullanma tekelini elinde bulundurmasıyla mümkündür. Bir başka ifadeyle “hazır ol cenge ister isen sulhu salah”. 
Birleşik Arap Emirlikleri’nin Libya Stratejisi Mehmet Rakipoğlu  
Son on yıllık dönemde BAE Ortadoğu, Afrika Boynuzu ve Kuzey Afrika’da çıkarlarını sürdürmek adına iddialı ve agresif bir dış politika takip etmeye başlamıştır. Revizyonit, irredentist, proaktif ve müdaheleciliği barındıran hibrid bir doktrini ile radikal bir siyasal dönüşüm geçiren BAE dış politikası büyük ölçüde Abu Dabi veliahtı Muhammed bin Zayid (MbZ) tarafından şekillendirilmektedir. Sert güç unsurlarıyla caydırıcılık stratejisini benimseyen BAE’nin yeni askeri doktrini Bahreyn’deki müdahele ile başlamış; yıkıcı hırslara sahip olan BAE’nin bu siyaseti Suriye, Yemen ve Libya ile devam etmiştir.Hibrid DestekArap devrimlerinin sekteye uğramasıyla birlikte Libya’daki ayaklanmalar iç savaşa evirilmiştir. Bölgesel ve küresel birçok yabancı aktörün iç savaşa dahil olmasıyla birlikte istikrarsızlık ve kaos daha da derinleşmiştir. Bu anlamda BAE, Kaddafi sonrası Libya siyasetine yön vermek adına kontrol edebileceği İhvan karşıtı darbeci Halife Hafter’e yoğun bir destek sağlamaktadır. BAE’nin Hafter’e yönelik çok boyutlu desteğinin ilk noktası hava desteğidir. Bu anlamda 2011’de Kaddafi karşıtı koalisyona katılarak Libya sahnesinde yerini alan BAE’nin 2014 Mayıs’ında Hafter’in sahneye çıkmasıyla etkisi artmış ve 2014’te Mısır askeri üssünden kalkan savaş uçaklarıyla daha somut bir hal almıştır. Mart 2017’de Libya’nın doğusunda F-16 gibi savaş jetlerini barındıracak kapasiteye sahip olan el-Hadim isimli askeri havaalanı inşa eden BAE, Mayıs ile Haziran 2016 arasında 6 adet IOMAX AT-802U tipi hava traktörü ve 3 adet Çin yapımı Wing Loong II insansız hava aracı ile Hafter milislerine hava desteği sağlamıştır. Ayrıca BAE Rus yapımı Pantsir S-1 tipi ileri hava savunma sistemlerini, Mi-24P tipi helikopter ve AT-802 uçaklarını da Hafter’e tedarik etmiştir. Eylül-Kasım 2016 tarihleri arasında darbeci Hafter’in kontrolündeki milislerin Bingazi Devrimcileri Şura Konseyi’ne yönelik saldırıları başta olmak üzere birçok saldırıda BAE’nin sağladığı hava desteği Hafter’i güçlendirmiştir. Bu anlamda Hafter milisleri BAE’den çok sayıda savaş uçağı ve askeri araç temin etmiştir. Örneğin BAE 2020’nin ilk üç ayında 5.000 ton askeri mühimmatı Hafter milislerine göndermiştir. Libya hükümeti kaynaklarına göre 2020’nin ilk çeyreğinde BAE 100 uçuşla Hafter’e 6.200 ton askeri yardım göndermiştir. Bu uçuşlar BAE’nin Suveyhan havalimanından ve Eritre’nin Assab havalimanından gerçekleştirilmiştir. Öte yandan 4 Nisan 2019’dan bu yana Libya’da toplamda 850 drone ve jet saldırısı gerçekleştirmiştir. Ayrıca BAE Ocak 2020’den bu yana Hafter güçlerine teslim edilmek üzere 100’den fazla askeri teçhizat taşıyan uçağı Libya’nın doğu kısımlarına göndermiştir.BAE’nin Hafter’e yönelik desteğinin ikinci boyutu ise finansal yardım ve siyasal etkinliktir. Bu anlamda BAE, Hafter’in pozisyonunu kuvvetlendirmek için maddi kaynaklarını da sonuna kadar kullanmaktadır. Bir Rus şirketi olan Wagner’den 2500 savaşçının BAE tarafından fonlandırılması BAE’nin Hafter’e desteğinin maddi boyutlarından biri olarak görülebilir. Öte yandan Abu Dabi’deki siyasi elitin bölgedeki etkinliği de Hafter’e büyük olanaklar sağlamaktadır. Bu anlamda MbZ’in Suudi Arabistan I.Veliahtı Muhammed bin Selman (MbS) üzerindeki etkisi Suudi Arabistan’ın BAE kontrolünde hareket etmesini sağlamıştır. Bu doğrultuda BAE Libya’da Suudi Arabistan’ı kendisine bağlı bir müttefik haline getirmiştir. Dolayısıyla BAE Suudi Arabistan’ın Libya siyasetini yönlendirerek Libya’daki mücadelede yükünü hafifletmiştir. Nitekim Wagner’i Suudiler de finanse etmeye ortak olmuştur. Ayrıca Suudi Arabistan’ı Libya’daki silahlı aşiretleri Hafter’i destekleme konusunda lobi yürütmüştür. Öte yandan BAE sahip olduğu finansal güç sayesinde bölgedeki birçok aktörü kendi yörüngesine çekmeye çalışmaktadır. Bu anlamda BAE tarafsızlık politikası izleyen Tunus, Cezayir ve Fas gibi Kuzey Afrika’daki önemli aktörlerin Libya’daki pozisyonlarından rahatsız olmaktadır. Mezkur aktörlerin iç ve dış siyasetlerini karıştırarak infial ortamı oluşturma çabasında olan BAE pragmatik yaklaşımlarla müttefiklerini çeşitlendirmeye çalışmaktadır. BAE’nin Hafter’e desteğinin üçüncü boyutu savaşçı tedariğidir. Bu anlamda BAE 5000 kadar Sudanlı ve Çadlı savaşçıyı Hafter saflarına dahil edilmesi doğrudan Abu Dabi tarafından gerçekleştirilmektedir. Sudan’daki devrim sürecini engellemek adına finanse edilen Muhammed Hamdan Dagalo da BAE’nin Libya faaliyetlerine destek vermektedir. Bununla birlikte Dubai merkezli Lancaster Six DMCC ve Opus Capital Assets isimli şirketlere ait paralı askerler de 2019 Haziran ayında Hafter saflarına katılmıştır. Ayrıca BAE “radikal” bir yapı olan Medhali Selefileri de Hafter’i desteklemek adına fonlamaktadır. Dolayısıyla BAE’nin dini referanslarla hareket eden Selefi örgütlenmeleri Libya’da Hafter’i desteklemek adına vekil olarak kullandığı söylenebilir. Nitekim Arap ayaklanmalarıyla birlikte siyasete katılarak “ulu’l emre” itaat kültürünü terk edip radikal bir dönüşüm geçiren geleneksel Selefilik BAE için tehdit olmuştur. Bunun yerine yönetici tam bir itaati benimseyen Medhali Selefilik BAE’nin Libya stratejisinde için önemli bir enstirüman olarak kullanılmaya başlanmıştır.Bölgesel Hegemonyanın Üç AyağıBüyük oranda Abu Dabi (MbZ) tarafından şekillenen BAE dış politikası bölgesel hegemonya kurmayı hedeflemektedir. BAE’nin Libya stratejisi de bu planın bir parçası olarak görülmelidir. Bu çerçevede BAE’nin Libya stratejisinin temelde üç hedefi olduğu söylenebilir. Bunlar; 2010 öncesi bölgesel düzene dönmek için siyasal İslamcı unsurlara karşı savaş icra etmek,  bölgesel hegemon olma yolunda en güçlü rakip olarak gördüğü Türkiye’nin nüfunuzu azaltmak için muhtelif stratejiler hayata geçirmek, stratejik öneme haiz geçiş yollarını ve doğal kaynakları hakim olmak şeklinde sıralanabilir.  2010’un sonlarında başlayan halk ayaklanmalarının otoriter rejimleri devirmesine karşı statükocu aktörler karşı devrim stratejisi geliştirmiştir. BAE bölgedeki demokratik dönüşümün ülkedeki reformculara ilham verip rejim güvenliğinin ciddi meydan okumalarla karşılaşacağını hesaplamıştır. Bu çerçevede BAE 2011’den bu yana bölgedeki demokrasi ve değişim karşıtı otoriter politik aktörlere (otokratik askeri figürlere) destek sağlamıştır. Bu anlamda her ne kadar BAE Hafter’in Libya’yı kontrol etmesi yönünde destek sağlasa da Abu Dabi’nin birincil hedefi Libya’yı kendisine meydan okuyabilecek formdan uzak tutmak olduğu söylenebilir. Dolayısıyla BAE Libya’nın savaş sonrasında statükocu eksenden bağımsız bir siyaset izlemesini engellemek için Hafter’e yatırım yapmaktadır.Bununla birlikte Fransa, Suudi Arabistan, Mısır, Rusya gibi ülkeler Hafter’i desteklemesine rağmen Hafter desteği noktasında en pro-aktif tavrı sergileyen ülke BAE olduğu görülmekteedir. Söz konusu durumun arkasında BAE’nin bölgedeki demokrasinden en çok korkan ülke olmasından kaynaklanmaktadır. 2006’da MbZ’nin “bugün seçim olsa İhvan kazanır” minvalindeki açıklaması, 2012’de Dubai Emniyet Amiri’nin İhvan tarafından bölgedeki hükümetleri devirmeyi amaçlayan uluslararası bir komplo kurulduğunu iddia etmesi BAE’nin İhvan ve demokrasi korkusunu kanıtlamaktadır. Dolayısıyla BAE için İhvan İran’dan daha tehlikeli bir tehdit olarak görülmüştür. Ayrıca her ne kadar karşı devrimle bölgenin demokratikleşmesi BAE gibi statükocu aktörler tarafından sekteye uğratılsa da Cezayir, Sudan, Lübnan, Irak gibi ülkelerdeki halk ayaklanmalarının tekrar başlaması Arap devrimlerinin devam edebileceğini göstermektedir. Bu anlamda Arap halklarının demokrasi taleplerini henüz söndüremeyen Abu Dabi “otoriter istikrarı” demokrasiye tercih etmektedir. Dolayısıyla BAE’nin Hafter desteğinin bir motivasyonu Abu Dabi’nin İslamcılık takıntısıdır.Öte yandan BAE’nin Hafter desteği, Abu Dabi’nin Ankara’ya karşı sürdürmeye çalıştığı mücadele üzerinden okunmalıdır. Bu anlamda Türkiye ile kıyaslandığında düşük bir askeri kapasiteye sahip olan BAE, Hafter’i Ankara ile girdiği güç mücadelesinde Libya vekili (proxy) olarak kullanmaktadır. Nitekim bir Alman haber ajansına dayandırılan bilgiye göre Hafter’in BAE adına Türkiye’ye karşı açıktan harp ilan ettiği iddia edilmektedir. Hafter, tıpkı BAE’li birçok yetkili gibi Türkiye’yi sömürgecilikle suçlamıştır. Ayrıca BAE’nin Esed rejimi ile Hafter arasındaki görüşmelere aracılık ederek Türkiye karşıtı cepheyi güçlendirmeye çalıştığı görülmektedir. BAE’nin Libya siyasetinde Türkiye karşıtı adımları artırmasına rağmen  Ankara’nın kararlılığı ve desteği sayesinde insansız hava araçlarıyla  sürdürülen operasyonlar sahada dengeleri değiştirmiştir. Bu anlamda Türkiye destekli BM tarafından tanınan meşru hükümet güçleri Hafter’i Libya’nın batısından uzaklaştırmayı başarmıştır. Dolayısıyla BAE’nin Türkiye’yi sınırlandırma hedefi başarısızlıkla sonuçlanmıştır.Son olarak Kaddafi sonrası ikinci senaryoda Libya’nın doğal kaynaklarını kullanmak ve ülkenin jeostratejik konumundan faydalanmak isteyen BAE’nin Hafter’i desteklediği söylenebilir. BAE bölgesel liman ağını tamamlamak için coğrafik, ekonomik ve stratejik açıdan öneme haiz olan Libya’nın limanlarını ve enerji kaynaklarını kontrol etmek istemektedir. Nitekim 16 Mart 2020 tarihinde Libya Milli Petrol Şirketi BAE’nin uluslararası hukuku ihlal ederek petrol ticareti gerçekleştirdiğini ve bu çerçevede Libya’yı BAE’ye bağımlı kılmak istediğini iddia etmiştir. Ayrıca BAE, Libya’nın kaynakları üzerinde BM’nin izni dışında kontrol sağlama adına Hafter ile anlaşma sağlamıştır. Dolayısıyla BAE’nın Libya ile ilgisinin bir boyutu ülkenin barındırdığı petrol ve doğal gaz rezervleri olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu çerçevede BAE, tıpkı Fransa gibi Libya’nın zengin enerji kaynakları ve uluslararası ticaretteki stratejik konumunu sömürmek için Hafter’i destekleyerek siyasi bir kumar oynamaktadır. Ayrıca Doğu Akdeniz ve Afrika Boynuzu gibi noktalara erişim için stratejik öneme haiz olan Libya, BAE için önemli bir koridor olarak görmektedir. 
Türkiye-Libya İlişkileri: Güvenlik ve Refah Ortaklığı Mustafa Elsagezli  
Şubat 2011’de başarıyla gerçekleşen devrimden beri Libya, devleti yenileme çabası noktasında uluslararası destek aramaktaydı. Devrim sonrası Libyalılar kendilerini, güvenlik ve kamu hizmeti vermekten yoksun kırılgan bir ülke ile yüzleşirken bulmuşlardı. Şeffaf ve hür bir ortamda başarıyla gerçekleştirilen yerel ve parlamento seçimlerine rağmen, yeni seçilen yapılar devlet inşası konusunda açık bir vizyon ve plan geliştirme konusunda başarısızdı.Libyalılar özgürlük, adalet ve refah konusunda büyük bir azme sahiptiler. Libya’nın bereketli doğal kaynaklarının, iç içe geçmiş toplumsal yapısının, Kuzey Afrika ve Akdeniz’deki merkezi konumunun refah dolu bir gelecek sunması gerektiğinden emindiler.Ne yazık ki, yeni Libya’nın lider kadrosu zorlukların ve engellerin büyük ve çeşitli olmasının yanı sıra karmaşıklığını da çok geçmeden fark ettiler. Libyalıların devrim sonrası dönemde özgürlüğü ve refahı tatma beklentilerinin karşılanmasının ne kadar zor olduğu ortaya çıkmıştı. Uzun süreli adaletsizlik, diktatörlük ve sosyo-politik ayrılıklardan kaynaklanan güvenlik sorunları ile silahlanmanın yaygınlaşması ise silahlı çatışmanın tekerrürüne neden oldu. 2014 senesine gelindiğinde çatışmalar, yeni seçilen hükümetlerin güvenlik ve istikrar konularındaki hataları ve eksikliklerinden yararlanan Haftar tarafından gerçek bir iç savaşa evrildi. Bahsi geçen bu kargaşa ortamı ise halen devam etmekte…Haftar’ın gücünü tahsis etme teşebbüsü ve 17 Şubat devrimcilerinin yeni bir diktatörlüğü kabul etmeyi reddedişinin üzerinden altı sene geçti. Hiçbir taraf vatandaşların istediği gibi, barışı, güvenliği ve refahı sağlayacak güvenlik sektörü reformunu gerçekleştiremedi. İki taraf da kamu sektörü reformu ya da inşası ile yolsuzlukla mücadele konularında başarılı olamadı. Sosyo-ekonomik ilerleme, altyapı geliştirme ve kamu hizmeti konuları ise Libyalıların hayatını acınası bir hale gelmesine neden olacak kadar kötüleşti.Türkiye-Libya Güvenlik ve Askeri İşbirliği AnlaşmasıUluslararası tanınırlığı olan Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) ve Türkiye arasında 27 Kasım 2019’da Güvenlik Anlaşması imzalanmasından bu yana, özgürlük, refah ve demokratik yönetim isteğindeki insanlar arasında umutların yükseldiği görülmektedir. Bahsi geçen anlaşmanın, Libyalıların ülkelerini Haftar’dan kurtarmak ile güvenli ve refah sahibi bir Libya inşa etmekte destek olacağına inanmaktadırlar. Haftar’ın yenilmesinin ardından asıl zorlu görevin yeni, modern kurumlar ve Libya inşası olduğu birçok insan tarafından fark edilmiştir. Haftar’ı yenmek Libya’nın sorunlarının bir sonu değil, aksine Kaddafi rejiminin yıkılmasının ardından başarısız olmuş bir ülke ile baş etmenin başka bir aşamasının başlangıcıdır. Libyalılar bir devleti baştan oluşturmanın, yozlaşmış baskıcı bir rejimi devirmekten daha zor ve özen gerektiren bir süreç olduğunu öğrenmişlerdir. Son aylarda Türkiye desteği ile birlikte, UMH güçleri Libya’nın batısında Haftar ve Fransa, Rus Wagner paralı askerleri, Mısır, Sudanlı Cancavid paralı askerleri ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi uzun bir listeye sahip olduğu destekçilerini yenmesinin ardından çok büyük ilerlemeler kaydetmiştir. Askeri işbirliğinin başarısı, Libyalılara bu işbirliğinin güvenlik sektörü reformu gibi daha birçok devlet inşası girişimlerinde de sağlanabileceğine dair umut vermiştir.Güvenlik Sektörü Reformu (SSR)Haftar mağlup edildiğinde ve uluslararası toplum Libya’nın bir diktatör otokrasiyi değil demokrasinin peşinden gitmesine destek olmalarına ikna edildiğinde, pozitif rol oynama amacındakilerle birlikte, Türkiye-Libya ortaklığının Libya güvenlik sektörünü inşa etme ve yenileme konularında neler yapabileceği görülebilecektir. İşbirliği Anlaşması’na göre Türkiye, güvenlik sektörünün tesisi için Libya’ya eğitim, danışmanlık, planlama ve materyal desteği konularında destek verecektir. UMH ve Türk hükümetinin savunma ve içişleri bakanları arasındaki ortak çalışmalar da Libya’nın güvenlik düzeninin kurulmasına yardım etmesi için anlaşmanın en kayda değer kısımlarındandır. Bu zamana kadar Türkiye, Somali gibi kırılgan ve çatışma mağduru ülkelere uluslararası güvenlik sektörü reformu desteğinde bulunmuştur. Bu yeniden yapılandırma, askeri ve polis eğitimi çabaları UMH’nin de hayati bir biçimde ihtiyacı olan olgulardır. Milislerin Silahsızlanma, Demobilizasyon ve Yeniden Entegrasyon (DDR) aşaması Libya’da güvenlik sektörü reformunda karşılaşılan engel ve zorluklardandır.DDR, güvenlik sektörü reformunun daha geniş bir stratejisinin bir parçası olmalıdır. Planlamaya, eğitim kamplarına ve genç ve uygun olan milislerin güvenlik güçlerine dahiliyetinin gerçekleşmesi için akademilere ihtiyaç duyulmaktadır. Silahlı grup üyelerinin sivil hayata dahil olmalarını kolaylaştırmak için iktisadi bazı fırsatlar sunmak ise başka bir ihtiyaçtır. Libya Yeniden Entegrasyon ve Kalkınma Programı’nın (LPRD) yürüttüğü çalışma gibi bazı çalışmalar, bir numaralı silahlı grup üyesi yeniden entegrasyon seçeneğinin Orta ve Küçük Boy İşletmeler (SME) olduğunu göstermiştir. Başka niyetleri olan ya da bir iş yürütmeye uygun olmayanlar için ise ek seçenekler de ayrıca belirlenmek zorundadır.Altyapı ve İktisadi GelişmeTicari ve ekonomik işbirliği, Libya devletinin istikrarı ve yeniden inşası yolunda çok önemli faktörlerdendir. Mevcut silahlı çatışma ortamını körükleyen ana sebeplerden biri hiç şüphesiz sosyo-ekonomik gelişmenin yokluğudur. Çatışmaya dahil olanların çoğu kendi yaşamları ve çevreleri için bir geçim kaynağı arayışındadır. Libyalılar yıllar boyunca, zayıf ve işlemeyen altyapıdan muzdarip ve yeterli kamu hizmeti, elektrik, ulaşım, sağlık ve eğitim sektörünün eksikliği ile yaşamışlardır. Libyalıların "Özgürlük ve Refah" uğruna ağır bedeller ödediği 17 Şubat Devrimi üzerinden neredeyse on yıl geçti. UMH ya da haleflerinin Libyalıları bir araya getirmesi ve umutları yeşertmesi için kamu hizmetlerinde ve ekonomide ilerleme kaydedilmelidir. Petrol ve doğalgaz gelirleri ile Libya ve altyapı ve iktisadi gelişme konularındaki tecrübe sahibi Türkiye, Libyalıların "daha iyi bir yaşam" hayalini gerçekleştirebilirler.Türkiye ve UMH birçok zorluk ve muazzam fırsatlarla karşı karşıyadır. İşbirliği Anlaşması, bahsi geçen mevzulara hitaben harika bir araçtır. Başarılı işbirliğinin ilk adımı, UMH tarafından kontrol edilen bölgelerdeki Libyalı insanlara bir başarı hikayesi sağlamaktır. Güvenlik Sektörü Reformu (SSR) ve iktisadi gelişmedeki olumlu ilerlemeler şüphesiz ki Libya’nın geri kalanında da umutları yeşertecektir. Bu umut er ya da geç tüm Libyalıları özgür, istikrarlı ve refah içinde bir Libya tesisi amacında bir araya getirecektir. 
Libya'daki Küresel Aktörlerin İstikbali Emrah Kekilli  
Türkiye destekli Ulusal Mutabakat Hükümeti'ne (UMH) bağlı Libya ordusu, Türk yapımı SİHA'ları etkin kullanarak Haftar'ın batı bölgesindeki saldırıları açısından hayati öneme sahip olan el-Vutye Hava Üssü'nü Haftar milislerinden temizlemiş, çok sayıda Rus yapımı Pantsir hava savunma sistemlerini imha etmiş, Tarhuna'yı kuşatmış, Trablus'un güneyinde ilerlemeye başlamıştır.UMH'nin elde ettiği başarıların tamamında, Türkiye-Libya arasında 2019 yılı sonunda imzalanan askeri ve güvenlik iş birliği anlaşmasının doğrudan etkisi vardır. Zira iki ülke arasındaki anlaşmasının uygulamaya konulmasının ardından Libya ordusunun hava ve operasyonel üstünlüğü ele geçirdiği, böylece Haftar milisleri karşısında hızlı biçimde ilerlemeye başladığı görülmüştür.UMH'nin ilerleyişi karşısında Trablus'un güneyinde konuşlu Wagner unsurlarından yaklaşık 700'ünün çekilerek, Beni Velid üzerinden Cufra Hava Üssü'ne nakledildiği kaydedilmektedir. Böylece UMH'nin Trablus'un güneyi ve Tarhuna'ya yönelik operasyonlarda eli güçlenmiştir.Bir taraftan Wagner unsurları çekilirken, Beni Velid'de konuşlu Haftar unsurlarına silah ve mühimmat akışının devam ettiği, Rus uçaklarının ülkenin doğusunda konuşlandığı, saha kaynakları tarafından teyit edilmektedir. Beni Velid ise yaşanan çatışmanın bir parçasına dönüşmemek için ciddi caba sarf etmektedir.ABD Afrika Kuvvetleri Komutanlığı (AFRICOM), Rusya'nın Libya'ya savaş uçağı gönderdiğini belirterek, Moskova'nın Libya kıyılarında hava sahasını kapatabileceğini ve bunun Avrupa açısından önemli bir güvenlik kaygısı oluşturacağını açıkladı. AFRICOM Komutanı Orgeneral Jeff Harrigian, Rusya'nın sonraki adımlarına işaret ederek, Rusya'nın, Libya'da kıyılardaki üsleri ele geçirirse Libya'ya uzun menzilli Geçişe Kapatma ve Alan Hakimiyeti (A2AD) silahlarını (hava savunma sistemleri) yerleştireceğini kaydetti. Bu durumun Avrupa'nın güney kanadı için büyük bir güvenlik kaygısı söz konusu olacağını ifade etti.Bir diğer ifadeyle ABD, Rusya'nın Libya'daki varlığını kamuoyu önünde sorunsallaştırmaya başladığını, Türkiye destekli UMH'nin elde ettiği başarılar karşısında küresel aktörlerin yeniden pozisyon aldığı yeni bir siyasi ve askeri denge teşekkülünün arifesindeyiz.Teşekkül etmekte olan askeri dengeyi Haftar'ın batı bölgesindeki askeri varlığının geleceği, Haftar-Rusya ilişkisi ve Rusya'nın Libya'daki varlığının niteliği, ABD'nin Rus varlığı karşısında alacağı pozisyon ve Fransa'nın ABD-Rusya denkleminde nasıl konumlanacağı tayin edecektir.Bu yeni süreçte, Jufra'da konuşlu Wagner unsurlarının nereye nakledileceği, Trablus'un güneyindeki çatışmaların nasıl seyredeceği, UMH'nin Tarhuna'da kontrolü sağlayıp sağlayamayacağı, Beni Velid-Haftar ilişkisinin geleceği, el-Vutye'den Zintan'a çekilen Haftar unsurlarının tavrı, UMH içindeki siyasi çekişmelerin serencamı teşekkül eden yeni dengeyi anlamadaki verilerimiz olacaktır.2012 yılından bu yana küresel aktörlerinin yıkıcı politikalarının uygulayıcısı konumundaki ve Haftar milislerinin banisi ve hamisi olan BAE, Libya'da kurulan dengenin uygulayıcısı olmayı sürdürecektir.Türkiye'nin Libya politikası açısından en büyük sorumuz ise: bu veriler ışığında anlamaya çalıştığımız yeni dengenin, bütün Libya'yı kapsayan sivil ve demokratik zeminde bir siyasal çözümü nasıl etkileyeceği olacaktır. Zira Libya'nın tamamını kapsayan bir siyasal çözüm sağlanamazsa Libya krizi derinleşecek, çözümsüzlük bir çok komplikasyon üretecektir.* 30 Mayıs 2020 tarihinde Sabah Gazetesinde yayımlanmıştır.https://www.sabah.com.tr/yazarlar/perspektif/emrah-kekilli/2020/05/30/libyadaki-kuresel-aktorlerin-istikbali