Kaostan Düzene Doğru Libya
16 Haziran 2020

Derin bir çukura düşüp dost ve düşmanların etrafında toplandığında, herkesin yaklaşımı belli olur ve herkes niyetine ulaşır. Sabır ve belalardan bahsedilir. İçinde bulunduğun krizden nasıl çıkacağına dair sana kitap ve makaleler yazarlar. Bazıları telaşla “çık.. çık” diye seslenir, bazıları da seni teskin etmek için telkinlerde bulunarak çukurdan çıkman gerektiğini salık verir. Tabii ki bütün bunlar bir fayda sağlamaz. O çukurdan ancak biri sana bir ip atarsa kurtulabilirsin. Çıkman için bütün gücünü kullanman gerekir çünkü sana ip uzatan ne kadar güçlü olursa olsun sen de gücünü ve enerjini kullanmadan o çukurdan çıkamazsın.

 

Bu mecazi anlatı devrim sonrası Libya’ya müdahale eden yabancı hükümetlerin yaptıklarını anlatıyor. Türkiye ile Libya arasında imzalanan deniz sınırları anlaşması öncesinde Libya’ya ilişkin yapılan bütün anlaşmalar, Libyalılara anlık fırsatlar vermek içindi. Hiç kimse onlara güçlerini kullanabilecekleri bir yardımda bulunarak içine düştükleri çukurdan çıkmaları için sabır göstermemişti. Libya’da devrimin başlamasından ve BM Güvenlik Konseyi (BMGK) tarafından uçuş yasağı konulmasını ön gören 1937 sayılı uluslararası kararın çıkarılmasından bu yana “İç savaşlara dış müdahalelerde Libya tecrübesi” adlı bir tanımdan bahsedilmeye başlanmıştı.

 

BMGK tarafından alınan kararı uygulama görevi verilen ülkelerin izlediği strateji, adeta bir cerrahi operasyona benziyordu. NATO, bir taraftan Kaddafi’ye ait hava savunma sistemlerini vururken diğer taraftan da devrimcilere istihbarat ve lojistik desteği sağlamıştı. Böylece devrimciler, yabancı bir asker Libya’ya ayak basmadan Kaddafi rejimini yıkmayı başarmıştı.

 

Bu strateji, Libya’daki devlet kurumlarının yeniden kurulması için yeterli olmamıştı. Geçmişte Irak, Somali ve Afganistan gibi ülkelere yapılan dış müdahalelerde, batı ülkeleri birbirine benzer iç çatışmaların yaşandığı bu ülkelerdeki toplumsal saikleri anlayamamıştı. Bu da, diğer ülkelerden ayrışan bir dış müdahale sonrası Libya devletinin yeniden yapılandırılması sürecini zorlaştırmıştı.

 

Libya’da, Devrim Geçiş Konseyi bir anayasa teklifi sunmuş ve birçok siyasetçi bu teklifi pazarlamak için batı başkentlerine gitmişti. Bu sebeple devletin yeniden yapılandırılması işi Libyalıların kendisine bırakılmıştı. Avrupalı ülkelerin sunduğu öneriler ise sadece kağıt üzerinde kalmıştı.

 

Dış müdahaleler konusunda uzman bir araştırmacı olan Cristopher Chavez, ard arda kurulan Libya’daki hükümetlere sunulan bu tekliflerle ilgilenen uzmanlardan olmuştur. Chavez, Libyalıların güvenlik ve askeri kurumlarını nasıl yapılandıramadığını ve aynı zamanda Libya hükümetlerinin aktif bir kurucu vizyon geliştirememesi ve gecikme ile ertelemenin nasıl Libya siyasetinin zehiri olduğu üzerinde durmuştur. Yazar, başarısızlığı açıklamak için bazı sebeplere dikkat çekmiştir. Bu sebepler arasında burada zikrettiğimiz NATO’nun stratejisi ve ülkelerin BMGK kararını yorumlamakta ihtilafa düşmeleri de bulunmaktadır. Zira Çin ve Rusya, NATO stratejisi hava desteğine dayanmasına rağmen bu stratejiyi bir askeri müdahale olarak tanımlamış ve çekingen davranmıştı. Yazarın sunduğu sebeplerden biri de batı ülkelerinin hava operasyonları esnasında anlaşmazlık yaşamalarıdır. Aynı zamanda bu ülkeler, Irak ve Afganistan’daki dış müdahale tecrübelerinden eli boş çıkmıştı ve yeni bir başarısızlığa hazır değildi.

 

BM, Libya’daki askeri ve güvenlik müesseselerinin yeniden yapılandırılmasına ilişkin öneriler sunmuş ancak NATO’yu göz ardı etmişti. BM’nin Libya’daki savaşçıların eğitimi için sunduğu bütün projeler de başarısız olmuştu. Örneğin, devrimciler arasında bazı çatışmalar çıkınca BM, Libya’daki programını iptal ederek eğitimlerin Ürdün’de devam etmesini kararlaştırmıştı. İngiltere tarafından sunulan teklifler de benzer akıbete uğradı. Ya hiç başlamadan bitti, ya yaşanan sorunlar üzerine yarıda ya da Libya hükümeti tarafından ihmal edildi. BM Eski Libya Özel Temsilcisi Tarık Metri, yayımladığı hatıralarında dünyanın açıkça Libya’yı önemsediğini söylüyor. Rusya’nın Libya Özel Temsilcisi’nin bir BMGK toplantısında ülkesinin Libya müdahalesine olan yaklaşımını açıklığa kavuşturmayı bile önemsemediğini aktarıyor.

 

2014 yılı ortalarında kendisini Libya’nın askeri ve güvenlik müesseselerini yeniden toparlayacak adam olarak tanıtan Halife Hafter, ülkenin doğusundaki Bingazi’de askeri operasyona başladı. Operasyon Libya’daki resmi kurumların bölünmesiyle sonuçlandı. Merkez Bankası ve Ulusal Petrol Kurumu bölündü. Doğal olarak askeri müessesede de nizami ve gayri nizami olmak üzere bir bölünme yaşandı. İşlerin bu noktaya gelmesi, 2011 yılından beri Libya’yı tamamen ihmal eden uluslararası güçleri, yeni bir model uygulamaya itti. Bu model, iç savaş ve vekalet savaşıydı.

 

Dünya, meselenin derinliğine inmeden Libya’daki durumu Afrika ve Latin Amerika’daki iç savaş tecrübeleriyle kıyaslamaya başladı. Yanlışlıklar çoğaldı ve ülke 5 yıldır devam eden bir iç savaşa yuvarlandı. Fas’ın Suheyrat kentinde ulaşılan anlaşma ise her ne kadar Libya hükümetine uluslararası meşruiyet veren yeni bir siyasal vasat oluştursa da, savaşı durdurmaya yetmedi.

 

Vekalet savaşı

 

Tobruk’taki Temsilciler Meclisi, Suheyrat anlaşmasının sadece kendisine yasama hakkı veren tarafıyla ilgilenirken, aynı anlaşmanın ön gördüğü meşruiyetin Devlet Yüksek Meclisi ve Başkanlık Konseyi’nde olması tarafıyla hiç ilgilenmedi. Anlaşmanın savaşı bitiren bir anlaşma olduğunu ise aklına bile getirmedi. Tobruk’taki Temsilciler Meclisi, aynı zamanda Halife Hafter’in askeri operasyonlarını doğudan güneye doğru yaymasını da destekledi. Hafter’in savaşı “Libya’da vekalet savaşı” kavramının oluşmasında başlangıç olmuştur. (Bu kavram ilk kez Washington Post gazetesinde 24 Ekim 2014 tarihinde yayımlanan bir makalede kullanılmıştır.) Hafter, tamamen Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) sağladığı askeri desteğe dayanarak, ülkenin doğusunda Geçiş Hükümeti ile şiddet tekelini elinde tutan silahlı gruplar gibi taraflar arasında bir meşruiyet krizine sebep olmuştur.

 

BAE ve Mısır’ın Libya’ya yönelik müdahalesi, Libyalılara adeta zehir içiriyordu. Yalnızca silahlı müdahaleyle yetinmeyen BAE, askeri malzemeler ve askeri müdahalesini pazarladığı medya aracılığıyla kendisine yeni bir altyapı hazırlamaya çalıştı. Söz konusu medya kanalları sürekli olarak Halife Hafter’in görüntülerini ve Hafter için söylenen kahramanlık şarkılarını yayımladı. Hafter bu hamlesinde başarısız oldu. Zira, Trablus’un güneyindeki Giryan kenti ele geçirildiğinde burada bulunan belgelerde Hafter’e bağlı olduğu söylenen birçok grup ve tugayın aslında var olmadığı yazıyordu. Ayrıca bu belgelerde Hafter’e katılanların büyük çoğunluğunun aslında sivil olduğu ve çeşitli rütbelerle askerleri yönettiği ortaya çıkmıştı. Örneğin Hafter tarafından “Tugay” olarak nitelendirilen bir silahlı grupta, yalnızca onlarla ifade edilebilecek kadar savaşçı bulunuyordu. Bazı gruplar ise farklı isimler altında sırf para kazanmak için hem Hafter’e hem de Ulusal Mütabakat Hükümeti’ne (UMH) bağlılık bildiriyordu. Bununla beraber, doğuda bulunan Selefi grupların Hafter’e katılmakla birlikte kendi kararlarını almaya ve ideolojilerini sürdürmeye devam ettiği de ortaya çıkmıştı.

 

Türkiye-Libya Anlaşması

 

Halife Hafter’in Trablus’a yönelik saldırısından sonra Türkiye ve Libya arasında anlaşma yapıldı. Bu anlaşma Libya için bir kurtuluş ipiydi. Bu anlaşmadan sonra savaş, şartlarını savaşçılara hissettirmeye başlamış ve Türkiye tarafından planlı askeri eğitimler verilmişti. Ayrıca başarısızlık korkusu da Libyalıları askeri yapılanmaya önem vermeye itmişti. Bundan sonra birçok askeri yetkili ve gözlemci, savaşın artık daha düzenli olduğunu ve Türkiye tarafından Libya’ya sağlanan hava savunması ve SİHA’ların ülkenin batısında Hafter’e bağlı militanların yenilmesinde önemli bir rol oynadığını dile getirmiştir.

 

Türkiye ile Libya arasındaki bu yardımlaşma, devletin yeniden yapılandırılmasına sağlanan bir destek olarak okunabilir. Bu destek, devlet müesseselerini kuşatan tehlikelere müdahale etme üzerinden devlet müesseselerinde güven inşasını da içermektedir. Türkiye’nin yaptığı, Libyalıların gözünde (en azından batı bölgelerinde yaşayan Libyalılar) 2011 yılından beri batı ülkelerinin endişe ettiği bir işgal değildir. Türkiye’nin yaptığı, çalıştaylarda incelenen bir teklif sunmak değil Trablus’un güneyinde gerçek bir savaşa girişmekti. Sağlanan askeri eğitim desteğinin amacı savaşçılara diploma vermek değildi. Bu eğitimin olmaması halinde ölüm savaşçılara çok daha yakın olacaktı. Güvenlik birimlerinin yeniden yapılandırılmasına ilişkin sarf edilen sözler, boş sözler değildi. Çünkü bu durumda her yerde uyuyan Halife Hafter’e bağlı hücreler, ortaya çıkarak Trablus’a yayılabilirdi.

 

Türkiye yardım ipini uzattı ve Libyalılar bu ipi sıkı bir biçimde tuttu. Bu, anlaşma ve yardımlaşma nasıl olur sorusuna verilmiş önemli bir örnek olarak kalacaktır. Türkiye’nin ortaya koyduğu bu örnek sadece Trablus ile sınırlı kalmamalı, Libyalıları ilgilendiren diğer mecralara da yayılmalıdır.

 

Bu mecralar arasında yeni tip Koronavirüs (Covid-19) salgınına karşı mücadele, cehalete karşı mücadele için eğitim ve fakirliği yenmek için ekonomi alanında da sürmelidir. Ancak böyle bu anlaşma yardım ipine dönüşecektir. Siyasi alanda “mazlumun umudu olma” güvenini kazanan Türkiye, bunu Libyalıların güçlerini yeniden toparlaması hususunda da tekrarlayabilir. Bunların her biri bir yardım ipi olursa, sonsuza kadar kurtuluş gelir.